Amerika Kızılderilileri, Altay, Saha Sire ve Anadolu Türklerinde Yaratılış Destanları 2

Erkek ve Kadının Yaratılması

Altaylarda derlenen Yaratılış destanlarında, insanın bazen tek, bazen çift yaratıldığı ve bazen birsinin daha önce ve diğerinin bir önce yaratılanın kaburgasından yapıldığı kaydediliyor. Bazı destanlarda bu insan figürlerinden birden fazla yaratıldığı belirtiliyor.

Kuzey Amerika Yerli Kızılderili kabilelerinden Cheyenne (Çayan) ların Yaratılış destanında, Ulu Ruh Maheo, yarattığı Kaplumbağanın sağ kaburgalarının birinden bir erkek figürü yaratır ve bunu “Toprak Ananın koynuna koyar. Bu insan figürü Toprak Ananın bağrında büyümeğe başlar. Sonra, Maheo’nun “can” üflediği bu insan figürü ayağa kalkarak yürür. Ulu Ruh Maheo, yarattığı bu erkeğin “sol kaburgası”ndan da “kadın” ı yaratır ve ona can üfler.

Başka bir Altay destanında, Tanrı Ülgen, 7 tane erkek ve yedi tane de kadın figürü, bu erkek figürlerin her birisi için birer tane “ağaç” yaratır. Sonra Tanrı Ülgen, bunların arkasından “sekizinci” adamı yaratır ve ona Maytere adını verir. Tanrı Ülgen, Maytere için, Altın dağın tepesinde bir “ağaç” yaratır. Bunları yarattıktan sonra Tanrı onları kendi hallerine bırakır. Yedi yıl sonra Tanrı Ülgen onları görmeğe geldiğinde, her ağacın yedi dal verdiğini fakat erkeklerin artmadığını gördü. Tanrı Ülgen kendi-kendine, “Acaba bunun sebebi ne ola?, “diye düşündü. Maytere, “Onların üremek için ellerinde bir imkanları olmazsa ne yapsınlar?,” diye açıklamada bulundu. Tanrı Ülgen, bu “er-kişi”lerin üremesi ve çoğalması işini Maytere’ye bıraktı. Maytere, tepesinde oturmakta olduğu Altın dağdan indi. Tanrı Ülgen’in yarattığı er-kişilere benzeyen bir kadın yarattı. Üçüncü gün, Maytere kadının yaratılışı ile ilgili işleri tamamladı. Fiziki olarak kadın hazırdı, ama onun ruhu yoktu. Cansız duruyordu. Maytere, bu konuda Tanrı Ülgen’in yardımını elde etmek için onun makamına gitmeden önce yarattığı bu kadın figürünü köpeğe emanet etti. Maytere Tanrı Ülgen’in yanına gittikten sonra, Şeytan Erlik, köpeğe “rüşvet” vererek, bu kadın figürüne yaklaşmayı başardı. Erlik kadının içine, yedi delikli bir “ney”le üfledi ve dokuz telli sazla onun kulağına bir şeyler okudu. Ona ruh verdi. Onun için kadının yedi türlü huyu ve dokuz ayrı ruh hali vardır. Maytere geriye geldiğinde yaptığı kadın figürünü canlanmış ve gezerken gördü. Köpeğe hitaben, “Erlik’e, bu kadın figürüne bu kadar yaklaşması için neden izin verdin? Erlik senin aklını nasıl çaldı?, “diye sordu. Köpek, “Erlik bana yazın yakmayacak ve kışın dondurmayacak kadar mükemmel bir kürk vereceğini söyledi,” dedi. Maytere köpeğe, “Onun sana verdiği kürk bugünden başlayarak devamlı uzasın,” dedi. Sonra köpeğe, ona bütün insanların kötü davranması ve kıyamet gününe kadar gök kubbenin altında yaşamağa mahkum olması için kargış verdi [1].

Saha Sire Türklerinde Yaratılış Destanı

Yakut (Saha) Türklerinin arasından 19 Yüzyılın sonlarına doğru derlenen halk masalları, efsaneleri ve destanlarında dünyanın tamamen suyla kaplı olduğu ve hiçbir kara parçasının henüz yaratılmamış olduğundan bahsedilir.

Dünya yaratılmadan önce, her taraf suyla kaplıydı ve uçsuz-bucaksız okyanuslar vardı. Yakut Türkleri arasından derlenen Yaratılış destanında bahsedilen okyanus, çeşitli şekillerde anlatılmıştır. Derlenen efsane ve halk masallarında yerin yaratılması için suyun dibine dalınıp, oradan gereken “malzeme”nin yani “çamur”un çıkarılması en yaygın olan varyant olarak tespit edilmiştir. Yakut Türklerinin Yaratılış Destanında Yerin yaratılışı şöyle anlatılır:

“… Ulu Yaratan Üyün Ayu Toyon, sonsuzluğa doğru uzanan suyun üzerinde yüzen bir şey gördü. Ona “Neyin nesisin, nereden çıktın?,” diye sordu. Yüzen cisim, kendisinin Şeytan olduğunu ve suyun altında olan bir kara parçasının üzerinde yaşamakta olduğunu söyledi. Ulu Yaratan, “Eğer suyun altında gerçekten kara parçası varsa, o zaman bana ondan bir parça getir,” dedi. Şeytan, bu söz üzerine suyun altına daldı ve oradan bir parça çamur çıkardı.

Ulu Yaratan Üyün Ayu Toyon, bu çamuru aldıktan sonra onu kutsadı. Onu suyun üzerine koyarak kendisi de onun üzerine oturdu. Daha sonra Şeytan, Ulu Yaratanı boğmak maksadıyla bu kaya parçasını alttan kemirip, oymağa başladı. Fakat, Şeytan bu kara parçasını oydukça, kara parçası daha da büyüdü ve okyanusun yüzünü kapsadı [2].

Yerin yaratılışı ile ilgili olarak derlenen başka bir Yakut efsanesinde, konuya başka bir şekilde yaklaşıldığı tespit edilmiştir.

Dünyayı yaratmak isteyen Tanrı, Şeytana emrederek, onun suya dalıp, suyun altından kendisine bir miktar “kum” getirmesini istedi. Şeytan derhal suya daldı. O suyun yüzüne çıktığı zaman suyun, onun elindeki kumu tamamen silip-süpürdüğünü gördü. Şeytan, bir defa daha denedi ve bu sefer de başarılı olamadı. Şeytan, üçüncü defa suya dalmadan önce kendisini bir “kırlangıç” şekline soktu. Suya dalıp gagasıyla bir miktar çamur getirmeyi düşündü. Kırlangıç şeklinde suya dalan Şeytan, sonunda bir miktar çamur çıkarmayı başardı. Şeytanın getirdiği bu çamuru Tanrı kutsadı ve böylece düz ve yumuşak zeminli dünyayı yaratmış oldu.

Tanrının yarattığı bu dünyanın yüzü düz ve oldukça yumuşaktı. Bu arada Şeytan, kendisine özel bir dünya yaratmak için boğazında bir miktar çamur saklamıştı. Tanrı Şeytanın bu gizli emelini anlamıştı ve onun sırtına vurunca boğazındaki çamur ağzından fırladı çıktı ve Tanrının yarattığı düz ve yumuşak zemine düştü. Yere düşen bu çamur parçaları dünyanın yüzünde olan bugünkü dağları oluşturdu…”[3].

Yakut Türklerinin Yaratılış destanlarından birinde, Tanrının yumuşak yüzeyli düz ve küçük bir dünya yarattığı kabul olunmaktadır. Şeytanın bunu kıskanarak, ayağı ile bu yaratılan yumuşak dünyaya bastığı ve onu dağıtmak istediği belirtilmektedir. Tanrı, Şeytanın ayağıyla vurarak yaratılan bu dünyayı dağıtmak istemesini görünce, yarattığı dünyaya derhal “Büyü!,” dedi. Şeytanın bu hareketinden sonra, devamlı olarak büyümeğe başlayan dünyanın üzerinde dağlar, vadiler ve göller oluştu [4].

Yakut Türkleri arasından derlenen başka bir Yerin yaratılışı destanında, yeri yaratan ve onun yardımcısı tamamen değişik bir karakterde resmediliyor. Burada Şeytanın rol almadığını görüyoruz. Bu destanda da Yerin, suyun altından çıkarılan bir çamur parçasından yararlanılarak Tanrı tarafından yaratıldığı belirtilmektedir. Yerin yaratılışıyla ilgili bu destanda dünyayı Otşirvani yaratır ve Çağan Şukuti ise ona yardım eder. Otşirvani ve Çağan Şukuti beraber gökyüzünden suya doğru indiklerinde bir “kaplumbağa”nın suya daldığını gördüler.

Otşirvani’nin arkadaşı Çağan Şukuti, bu kaplumbağayı yakaladı ve onu suyun içerisinde sırtüstü çevirdi. Otşirvani, “Bu kaplumbağanın karnının üzerine oturacağım,” dedi. Otşirvani, Çağan Şukuli’ye, “Suya dal ve suyun dibinden eline ne geçerse bana getir,” dedi. Çağan Şukuti, bunu gerçekleştirmek için, suyun dibine iki defa daldı.

Birinci dalışında eli boş çıktı. Fakat ikinci dalışında suyun dibinden bir parça çamur çıkardı. Sonra, Otşirvani, Çağan Şukuti’nin getirdiği bu çamuru, Kaplumbağanın karnının üzerine koymasını istedi. Kaplumbağa ilk önce suya batar gibi oldu. Suyun üzerinde sadece kaplumbağanın sırtına yeni koyulan çamurdan oluşan kara parçası görülüyordu. Otşirvani ve Çağan Şukuti, kaplumbağanın üzerindeki bu kapa parçasında dinlenirken uykuya daldılar. Bu arada Şulmus olarak adlandırılan Şeytan, onların yeni yarattıkları dünya üzerinde uyumakta olduklarını ve bu dünya üzerinde yerin dar olmasından dolayı üçüncü bir şahsa yer olmadığını gördü. Şeytan, bunların ikisi de uyurken, bir şeyler yapıp onların ikisini de boğmak istedi. Fakat başaramadı. Yer, giderek büyümeğe başlamıştı. Otşirvani ve Çağan Şukuti’yi koltuğunun altına alan Şeytan, sahile doğru koşmağa ve onları suda boğmağa teşebbüs etti. O suya doğru koştukça, yer kendiliğinden süratle büyüyordu. Şeytan, sonunda onları koltuğundan yere bıraktı. Otşirvani uyanıp Şeytanı gördü. Şeytan kaçıp canını zor kurtardı. Şeytan onları suda boğmak istemiş, fakat yaratılan yer, onları korumuştu [5].

Yakutistan’ın (Saha Sire) Kuzey bölgelerinde yaşayan Yakut (Saha) Türkleri arasında yaşadığı tespit edilen Yerin yaratılışı ile ilgili destanlardan birinde, yeri, Tanrının annesinin yarattığı kaydedilmektedir. Destanda, Yerin yaratılması şöyle anlatılıyor:

“…Tanrının annesi bir dünya yaratmağa karar verir. Fakat elinde bu dünyayı yaratacak materyal yoktur. Onun için her şeyden önce bir “ördek” ve bir tane de “karabatak” yarattı. Onların her ikisine de suyun dibine dalıp, oradan çamur çıkarmaları emredildi. Daldıktan sonra çamuru ilk çıkaran ördek oldu. Daha sonra suyun yüzüne karabatak çıktı ve bir şey bulamadığını söyledi. Tanrının annesi bu duruma çok kızdı. “Sana ördekten daha uzun bir gaga vermedim mi?” dedi. Karabatağı, ömrünün sonuna kadar geçimini suyun altından temin etmekle cezalandırdı. Sonra Tanrının annesi, getirilen çamurla dünyayı yarattı. Dünya suya batmadı ve okyanusun sularıyla başka bir yere de sürüklenmedi. Orada kök saldı ve büyüyerek, iri bir dünya oldu…” [6].

Orta Asya Türk boyları arasında, özellikle kaplumbağanın, Otşirvani tarafından dünyayı yaratmak için zemin olarak kullanması, Kuzey Amerika’daki Maidu Kızılderili kabilesinde yaşayan Yerin yaratılışına ait halk destanında, Yeri Yaratanın dünyayı yarattıktan sonra onu bir yere koymak istemesi ve bunun için kaplumbağayı seçmesi ve dünyayı onun sırtına yerleştirmesi arasında büyük bir paralellik var.

Bu Yaratılış destanının Orta Asya varyantında, Otşirvani ve Çağan Şukuti kaplumbağayı sırt üstü çevirir ve önce kendileri onun karnının üzerine otururlar. Daha sonra getirilen çamurla dünyayı yaratır ve kaplumbağanın karnının üzerine yerleştirirler. Kuzey Amerika’daki Yerli Kızılderili kabilelerinden Maidu kabilesinde, “Yeri Yaratan” ilk önce suyun altından çamur çıkarttırır ve kendi elleri arasında bu çamuru yuvarlayarak dünyayı yaratır ve onu yavaşça “kaplumbağa” nın sırtına yerleştirir.

Göktürk Kitabelerinde, Kültigin Anıtının bu kaplumbağa şeklinde bir taş zemin üzerine oturtturulmasının bir manası vardır. Bundan maksat, “ebed-müddet” idealinin yansıtılmaya çalışılmasıdır. Nasıl ki Ulu Ruh tarafından yaratılan dünya bir kaplumbağanın sırtına yerleştirilmiştir, bu abidenin de kaplumbağanın sırtında kurulan, dünya var oldukça yaşaması ve ebediyete kadar orada kalması fikri işlenmiştir.

Kuzey Amerika’daki Yerli Kızılderili kabileleri arasında kaplumbağanın mukaddes bir yeri vardır. Kızılderili Şamanları yaptıkları dini maksatlı büyük merasimlerde ulu ruhlarla bağ kurabilmek için ellerinde kurutulmuş kaplumbağa kabuğundan, şekli olduğu gibi muhafaza edilerek yapılmış “ek çıngırakları” kullanırlar. Kuzey Amerika’da, özellikle ülkenin kuzey kesimlerinde yaşayan Kızılderili kabilelerinin Şamanlarının ellerinde kullandıkları “çıngıraklar” kurutulmuş kaplumbağa kabuğundan yapılmıştır.

Kızılderili kabilelerinin Yaratılış destanında önemli bir yer tutan kaplumbağa motifi ile, Orta Asya Türk boyları arasında yaşayan, Yaratılış destanlarındaki kaplumbağa ve Göktük Abidelerindeki kaplumbağa şeklindeki “taş kaide” arasında büyük bir paralellik ve kültürel bağ vardır.

Kuzey Amerika Kızılderili kabilelerinden Sioux(Su) kabilesinin Yaratılış Destanında, Kaplumbağanın önemi büyüktür. Yerin yaratılmasında çamurun temin edilmesinde onun “Su Kuşu” ile birlikte nasıl gayret gösterdiği anlatılır. Dünya yaratıldıktan sonra ise, o, Ulu Yaratan tarafından kaplumbağanın sırtına yerleştirilir. Sioux Kızılderili kabilesinin Yaratılış destanında, yer yaratılıp, kaplumbağanın sırtına yerleştirildikten sonra, onun üzerinde otların bittiği ve başka çiçek ve bitkilerin de giderek kök atıp kaplumbağanın sırtında çoğaldığı kaydedilir.

Kuzey Amerika Yerli Kızılderili kabileleri arasında yapmış olduğumuz derlemelerde yer alan Yaratılış destanlarında, Huron Kızılderili kabilesinde olduğu gibi, dünya yaratılmadan önce her tarafın suyla kaplı olduğu belirtiliyor. Huron Kızılderili kabilesinin Yaratılış destanında denizin derinliklerinden bir “kaplumbağa”nın suyun yüzüne doğru çıktığı anlatılır.bittiği ve başka çiçek ve bitkilerin de giderek kök atıp kaplumbağanın sırtında çoğaldığı kaydedilir.

Su samuru, Karabatak ve çeşitli hayvanlar suyun dibinden bir parça çamur getirmeleri için gönderilir. En sonunda “kurbağa”nın ağzından çıkardığı çamur, “kaplumbağa”nın sırtına yerleştirilir. Dünya orada büyümeğe başlar. Dünya büyüdükçe, kaplumbağa onu sırtında taşımağa devam eder. Huron Kızılderili kabilesinin inançlarına göre, kaplumbağa hala dünyayı ilk koyulduğu günden beri sırtında taşımaktadır.

Kuzey Amerika’da yaşayan Winnebago Kızılderili kabilesinin Yaratılış destanında, Yeri Yaratan Tanrı Nanabozhu, dünyayı yarattıktan sonra onun büyümesini kontrol edemez ve dünyanın ne kadar büyüdüğünü öğrenmek ister. Kurdu yanına çağırır ve koşarak dünyanın etrafında dolaşmasını ve gelip kendisine söylemesini emreder. Kurt gider dolaşır ve kısa bir müddet sonra geri gelir. İkinci defa gittiğinde iki yıl sonra geri gelir. Tanrı Nanabozhu Kurdu üçüncü defa gönderdiğinde, o gider ve artık geri gelmez.

Anadolu’da Yerin Yaratılışı Hakkında Anlatılanlar

Amerikan Kızılderilileri ve daha sonra Orta Asya Türk boylarının Yerin ve insanın yaratılışı ile ilgili destan ve efsaneleri bir yerde ele alınıp incelendiğinde, aralarında ne kadar yakın bir benzerlik ve paralelliklerin olduğu kolayca anlaşılır. Dünyanın yaratılışı ve onun arkasından dünya üzerinde yaşayan canlı varlıkların ve insanın yaratılışı ile ilgili destan ve efsanelerde, Kızılderili kültürünün Orta Asya ve hatta Anadolu halk inançları ve efsaneleri ile paralellikler gösterdiği görülmektedir.

Adem peygamber olarak kabul edilen insanın çamurdan yaratıldığını anlatan halk inançlarını, Kızılderili kabilelerinden Maidu kabilesinde yaşayan insanın yaratılışı ile ilgili efsanede görmek mümkündür.

Maidu Kızılderili kabilesinin yaratılış efsanesinde Yeri Yaratan “Ulu Ruh”, “kırmızı” çamurdan bir er-kişi ve bir tane de kadın figürü yapar ve onların tamamen kuruyup güneşte pişmesini temin etmek için onları sırt üstü uzatır. Bunun sonunda “Ulu Ruh” tarafından bir er-kişi ve bir kadın yaratılmış olur.

Yerin yaratılmasından sonra, insanın yaratılmasıyla ilgili olarak 14. Yüzyılda yazılmış bir Kıpçak efsanesinde, çamurdan yapılan insan figürünün güneşte pişmesinin arkasından kadın figürünün hazırlandığı ve erkek figüründen sonra yapılan kadın figürünün güneşte iyi “pişmemesi”nden dolayı kadınların erkeklere göre biraz noksan kaldığı anlatılır.

Kızılderili efsanelerinin birinde Maidu Kızılderili efsanesinde, dünya yaratıldıktan sonra insanın yaratılmasına sıra gelince, Yeri Yaratan’a özenen kurdun da insan yaratmağa teşebbüs ettiği ve çamurdan bir insan figürü yaparak onun üzerine sırt üstü uzandığından bahsedilir. Fakat sabah olunca bu insan figürünün kurdu alttan gıdıklaması ve kurdun da neşeyle gülüp tepinmesiyle insan figürü tam olarak pişmez ve noksan kalır . Noksan kalan bu figür sonunda “kadın” olarak ortaya çıkar.

Orta Asya Türk halk efsanelerinde olduğu gibi, Anadolu ve Kızılderili halk efsanelerinde de yaratılışla ilgili olarak anlatılan efsaneler birbirlerinden farklılıklar da gösterir. Anadolu’da, özelikle Doğu Anadolu’da derlediğimiz Yaratılış Efsanelerinde, Adem’in “sol kaburga” kemiğinden “kadın”ın yaratılması ve onun da Havva olarak adlandırılması inancı hala yaşamaktadır. Kuzey Amerika Kızılderili kabilelerinden Cheyenne(Çayan) kabilesinde anlatılan yaratılış destanında Maheo adlı Gök Tanrının Kutsal Kaplumbağanın “sağ kaburga”sından bir parça kopararak “erkeği” ve yaratılan bu erkeğin “sol kaburgasından da “kadını” yarattığı kaydediliyor.

Orta Asya’da “büyük kuraklıktan” sonra Batıya doğru göç eden ve daha sonra Türkiye’de yer tutup vatan kuran Tahtacılarda anlatılan Yaratılış efsanesinde, Tanrının çok yükseklerde ulu bir dağın tepesinde oturduğu belirtilir. Bu terim aynen Amerika Kızılderili kabileleri arasında yaşadığı gibi, Türk Şamanizm’inde de önemli bir yer tutar. Rüzgar, kasırga, fırtına gibi tabiat olaylarının “Ulu dağ”ın üzerinde oturan bu Tanrı tarafından yapıldığı ve bunun Tanrının sinirlenmesi ve kızmasının birer alameti olduğu anlatılır. Bugün Orta Asya’da, özellikle Şamanizm devrini yaşayan Türk boyları tarafından Tanrı Dağları diye adlandırılan dağ silsilesinin, İslamiyet’ten önceki devreye ait bir kültürün izlerini taşıması önemli bir konuyu gözler önüne serer. Kızılderili kabileleri arasında da özellikle Orta Asya Türk kültürü ile yakın paralellikler gösteren kabilelerde, Gök Tanrının ulu dağların başında oturduğu ve yıldırım, fırtına ve şimşek gibi tabiat olaylarına hükmettiğine inanılır.

Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen Türkiye’de, Toroslar’da yaşayan Tahtacıların, Tanrıyı  hala ulu bir dağın başında oturuyormuş gibi kabul etmesi ve bunu kendi kültüründe yaşatması, Kuzey Amerika Yerli Kızılderili kabilelerinin izlediği mistik yolla büyük bir paralellik gösterir.

Müslüman olan ve İslam’ın emirlerini yerine getiren bir Tahtacı nasıl hala eski Orta Asya Türk kültüründen vazgeçmiyorsa, Amerika’da yaşayan Kızılderili kabilelerinden bazıları Hıristiyanlığı kabul etmesine rağmen hala eski kültürlerine bağlı olarak yaşıyor ve kendilerinin eski inançları olan “Şamanizm”in izlerini kiliselerinin duvar ve tavan süslemelerine kadar taşımakta bir sakınca görmüyorlar.

Amerika’da, New Mexico eyaletinin Yerli Kızılderili kabilelerinden Pueblo Kızılderilileri, Avrupa’dan gelen ve Hıristiyan dinini yayan misyonerlerden önce kendi inançlarına göre yaşıyorlardı. İspanyolların bu toprakları işkal etmeleri ve buraların asıl sahibi olan Kızılderili kabilelerine şiddet kullanarak kendi inançlarını zorla kabul ettirmelerine rağmen, bu topraklarda yaşayan Kızılderililer, Hıristiyanlığı kabul etmiş fakat kendilerinin eski inançlarını ve Şamanizm’le ilgili merasim ve sembolleri kendi milli kültürlerinin birer hatıra olarak saklamışlardır. Bununla ilgili olarak anlatılan hikâye oldukça ilginçtir.

“…1958 de Roma Katolik kilisesinin baş piskoposu Rio Grande’ye gelir ve doğruca Kızılderililere ait olan kiliseye gider. Kilisenin “papazı” ise Yerli bir kızılderilidir. Kilisenin “papazı” başpiskoposu büyük bir hürmetle karşılar ve kilisedeki ayini yerine getirmesi başpiskopostan rica eder. Başpiskopos kiliseye bir göz atar ve kilisenin “mihrap” tarafına düşen duvara çizilmiş, hayatında ilk defa gördüğü ve Hıristiyan diniyle ilgisi olmayan bir şekle gözü ilişir. Kilisenin papazından “Duvara çizdirdiğin bu semboller neyi temsil ediyor?” diye sorar. Kızılderili papaz, büyün bir sevinçle, “O, bizim kabilenin Ay Tanrısıdır efendim,” diye cevap verir. O anda Başpiskopos söyleyecek bir şey bulamaz” [7].

Hıristiyanlığı kabul etmiş olmalarına rağmen, kendilerinin Orta Asya’dan gelen bir neslin torunları olduğuna inanan bu Kızılderili kabileleri, kendilerinin milli kültürlerinin temelini teşkil eden değerlere saldırılmasını tarihin hiçbir devrinde hazmedememişlerdir. Amerika’nın Güney batısında yerleşik olarak yaşayan Kızılderili kabileleri kendilerinin komşuları Tevas ve Keres Kızılderilileri gibi, ülkelerini işkal eden İspanyollara ilk önce çok yumuşak davrandılar. Daha sonra bu işgalciler, kendi kültürlerini ve dinlerini zorla Kızılderililere kabul ettirmeğe kalkınca, Avotabi, Oraibi ve Hopi kabileleri, kiliselerde kendilerine Hıristiyanlığı tebliğ eden papazları yakaladıkları gibi, onları yaşadıkları yerde bulunan en yüksek dağın tepesine çıkararak, oradan uçuruma attılar. Zuni Kızılderili kabilesi ise, daha sert karakterli ve milli değerlerine sahip çıkan bir kabile olarak biliniyor. Kendi topraklarını işkal eden İspanyolların göndermiş olduğu papazı, kabilenin meydanına diktikleri bir direğe baş aşağı çarmıha gerdiler. Bu hareketleriyle onlar, Hıristiyan dinine ve İsa’ya inanmadıklarını da belirtmiş oldular. Zuniler, kendi inanç ve kültürlerine saygı duyulmasını istediler.

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde olduğu gibi, diğer Türk devlet ve topluluklarında da, İslam’a rağmen, Türk Şamanizm’inden kalan adet ve inançlar hala yaşatılmaktadır. Onların bu hareketi, onların İslam’ı reddettikleri manasında yorumlanmamalıdır. Onların inandıkları ve yaşattıkları, kökü binlerce yıla dayanan ve bir millet olmanın özelliğini oluşturmuş değer biçilemeyen birer ata yadigarıdır. Olduğu gibi korunup gelecek nesillere aktarılması lazımdır. Bugün en yaşlı nine ve dedelerimiz bile kötü bir şey söylendiği zaman, “Şeytanın kulağına kurşun” diyerek elerini bir tahta parçasına vururlar. Bu hareket bize, Şaman kültüründen kalmıştır ve hala köklü Türk kültürünü yaşayan Anadolu’nun her tarafında yaşatılır.

İslamiyet’i büyük Türk kültürünün temeli ile birleştirerek yaşayan Anadolu’daki çeşitli Türk boylarına mensup insanlarımız, Orta Asya Türk kültürünü hala yaşatmaktadır. Anadolu’da, Orta Asya Türk kültüründe derin izleri ile yaşayan Yaratılış ve Türeyiş efsanelerine bazı İslam motiflerinin ilave edilmesi bu kaynaşma ve birleşmenin tabii sonucudur.

Orta Asya Türk kültüründe, Kızılderili destanlarında canlı olarak yaşayan Yaratılış ve Türeyişle ilgili efsaneler, Anadolu’da çeşitli yörelerimizde bugün bile canlı olarak yaşamaktadır. Bununla ilgili belgeleri, Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat fakültesinin “bitirme” tezlerindeki derlemeler arasında görmek mümkündür.

Sivas, Tokat, Kars ve Toroslarda yaşayan “Türkman” ve Tahtacılar arasında, Yerin Yaratılması ile ilgili olarak anlatılan efsane, Kızılderili kabilelerinden bazılarının yaşattığı destanlarla benzerlikler göstermektedir. Tanrının yüceliğinin sembolü olan Dağ başı, Kızılderililerin büyük bir hürmetle saygı gösterdikleri bir makamdır. “…Çünkü “Great Spirit” (Ulu Ruh), yüce dağların başında oturur. Güneşli havalarda onun güldüğü ve bulutlu havalarda canının sıkıldığı ve yıldırımlı havalarda ise onun kızdığına inanılır…” [8].

Anadolu’da yaşayan Tahtacılar arasında yaşayan Yaratılış efsanesinde, Yerin yaratılışından sonra Tanrı ve Tanrının yeri hakkında şöyle bilgi verilmektedir:

“…Tanrı, üstümüzdeki Gök Kubbenin üzerinde işlemeli ve dağ gibi bir tahtta oturur ve oradan insanları idare eder. Bulutlar ise, onun yüzündeki değişikliği bildirir. Pamuk gibi ak görünmeleri, tanrının ak saçı ve sakalı ile bize gülümsemesini, kalın ve kap-kara görünmeleri bize kızdığını gösterir. Rüzgar, O’nun gülümsemesi, fırtına, kasırga, gök gürültüsü ise onun kızmasıdır. Ebemkuşağı, onun nurlu renkleri, kollarının yere kadar uzamasıdır…”[9].

Anadolu’da yaşayan halk efsanelerinin bazılarına göre, dünya dümdüzdür ve bu düzlüğün sonu Kaf Dağında son bulur. Bazılarına göre ise, dünya yuvarlaktır ve Tanrı onu bir sarı Öküzün boynuzları arasına yerleştirmiştir. Bu öküze bazen bir sinek musallat olu. Gelir onun burnuna konar. Sarı Öküz bu sineği kovmak için başını sallar, işte o zaman yeryüzünde depremler baş verir. Bazılarına göre bu Sarı Öküzün yetmiş-bin ayağı, her iki ayağının arasında binlerce yıllık yol vardır. Bu sarı Öküzün boynuzları Yakuttan yapılmıştır ve büyük bir kayanın üzerinde durmaktadır [10].

Bazı efsanelerimizde ise bu Sarı Öküz yakuttan dört köşe bir taşın üzerindedir. Bu taş bir ateşin üzerinde durur. Ateş ise Tanrının gücünü ispatlar [11].

Kuzey Amerika Kızılderili kabilelerinden Sioux(Su) kabilesinin büyük Şamanı Black Elk (Kara Geyik) dünyanın kuruluşunu ve Gök Tanrının büyüklüğünü anlatırken aynı konulara temas eder. Dünyanın kuruluşunun “dört” köşe üzerine kurulduğunu belirterek yaptığı dini ayinlerde dünyanın dört köşesini anmak ve oralara olan hürmetini belirtmek için dört yöne döner ve oralarda yaşayan ulu ruhlara hitap eder. Onlardan, kendisine yardım etmelerini ister [12].

Kızılderili inançlarının geniş olarak ele alınıp işlendiği bazı kaynaklarda da bu dört köşe ile ilgili kayıtlara rastlanmaktadır. Dünyanın dört köşe üzerine kurulduğuna inanan Sioux(Su) Kızılderili kabilesi, bunu kendilerinin günlük hayatına da uygulamıştır. Bu kabilenin büyük Şamanı, kabilesi için Gök tanrıya yalvarırken, sözlerine “Wakan Tanka” (Ey Ulu Ruh) diye başlar ve Tanrıya yalvarır ve bunu yaparken, dört yöne doğru teker-teker sırasıyla döner ve dua eder [13].

Yapılan Kızılderili ayinlerinde “Tee-Pee” (Tepe) olarak adlandırılan çadırın orta yerine bir ateş yerleştirildiği ve bunun “Wakan-Tanka”nın yeryüzündeki temsilcisi olduğu ve Sioux(Su) Kızılderili kabilesi tarafından buna bu şekilde inanıldığı kaydedilmektedir. İnsanın ise, bu ateşin devamlı olarak yanmasını temin etmekle görevli olduğuna inanılır [14].

İslam dini ile iç içe girmiş olan Yaratılış efsanesi şöyle anlatılmaktadır:

“… Tanrı dünyayı şu sıraya göre yarattı: Levh ve kalem, Arş ve Kürs, Cennet ve Cehennem, görünmez yaratıklar (cinler, periler, melekler), gökler, denizler, bomboş yeryüzü, deniz canlıları ve bitkiler, karada yaşayan hayvanlar ve bitkiler. Tanrı sonra insanı yaratmayı diledi. Sırası ile Cebrail, Mikayil ve İsrafil’i yeryüzüne bir avuç toprak alamaya gönderdi. Yer, yaratılacak insanın daha sonra Cehennemde yanacağını bilerek ağlamağa başladı. Üç melek buna dayanamayarak elleri boş olarak döndüler. Sonunda toprağı getirmek için Azrail görevlendirildi. O yerin yalvarmasına ve sızlanmasına aldırmadı toprağı aldı ve Tanrıya götürdü. Onun için yalvarmalara dayanıklı olduğu için insanların canını almak vazifesi Azrail’e verildi. Tanrı bu toprağı yoğurdu ve insan biçimine soktu. Bu insan şeklindeki kalıp, kırk gün bekledikten sonra Tanrı ona can verdi…”[15].

Pir Sultan Abdal’ın mensup olduğu Türk boyu, Yerin yaratılışını şöyle anlatır:

“… Tanrı önce bir yeşil derya yarattı. O derya Tanrının bakışı ile coştu ve içinden bir cevher çıktı. Tanrı çıkan o cevheri iki parçaya ayırdı. Onların biri yeşil, biri de ak oldu. Yeşil ve kubbeye benzeyen bir kandile o iki cevher parçasını koydu. Yeşil Muhammed’in, ak ise Ali’nin nuru idi. Sonra yarattığı beş meleğe “Sem kimsin? Ben kimim?,” diye sordu. Onların her birinden “Sen sensin, ben benim,” karşılığını alınca kendine kahretti. En sonunda Cebrail’i yarattı. Ona da aynı soruyu sordu. Ama Cebrail buna cevap vermedi. Tanrı ona buyurdu ve o iki defa altışar bin yıl boşlukta uçtu. Sonra bitkin bir hale düşünce, Tanrı onun “batın” gözünü açtı. Cebrail gidip yeşil renkli kandile kondu. İki nur bir tek vücut olmuştu. Kandildeki ak nur, Cebrail’e Tanrıya verilecek cevabı öğretti. Bu kez Tanrı aynı soruyu tekrarlayınca, “Sen Yaradansın, ben yaratılmışım. Sen Sultansın, ben kulum,“ dedi. Tanrı, “Rahmet üstadına ve Pirine,” diyerek Cebrail’i okşadı. Üstat Ali, Pir Muhammed’dir. Cebrail öteki dört meleğe de Tanrıya verilecek cevabı öğretti. Azazil, Tanrıyı tanımak istemedi ve kandildeki nura tükürdü. Bu tükürük bir halka olup, Azazil’in (Şeytan) boynuna geçti ve “lanet halkası” olarak kaldı…”[16].

Orta Asya Türk boyları arasında ilk insanın yaratılışıyla ilgili Şaman kültürüne bağlı inançları,  XIV. Yüzyılda yazılı bir kaynakta görüyoruz. Mısır’daki Köleme Türk Devleti devrinde yaşamış, Kıpçak asıllı Abdullah Aybek Devavari oğlu Ebubekir, bu bilgileri Farsça-Türkçe aslından çevrilmiş bir kitabın IX. Yüzyılda yazılmış Arapça tercümesinden okuyup öğrendiğini kaydetmektedir. Bu kitabın Türkçe adı “Ulu Ay Ata Bitiki” olarak belirtiliyor. Ulu Ay Ata Bitiki adlı bu Türkçe eserde, insanın yaratılışı ile ilgili anlatılan destan şöyle anlatılıyor:

“…Çin sınırında, Karadağ’da bir mağara varmış. Bu mağarayı yağmur suları basmış ve insan biçiminde bir çukuru doldurmuş. Güneşin etkisiyle, bu kalıbın içindeki çamur, dokuz ay sonunda canlanmış. İlk insan bu şekilde meydana gelmiş olan Ay Atam’dır. O, kırk yıl tek başına yaşamış. Bir gün bu çukur su baskını ile yeniden dolmuş. Bu kalıbın içindeki ikinci yaratık da canlanmış. Ama bu defa içindeki ısı yeterli olmadığından bu yaratık eksik kalmış. İşte bu yaratılan ilk kadındır. Ay Atam’la bu kadının birleşmesinden kırk çocuk doğmuş. Aya Ata 120 yaşında ölmüş. Ondan kırk yıl sonra da karısı ölmüş. Onların en büyük oğlu, onları yeniden canlanır ümidiyle bu kalıplara yeniden yerleştirmiş. Fakat bir faydası olmamış. Ay Atanın en büyük oğlu, Türklerin hakanı olmuş ve o öldükten sonra, onu içi boş altından bir tabuta ve bu tabutu da bu mağaraya koymuşlar. Bu mağara böylece, Türklerin tapındıkları bir yer olmuş.”

Alabama ve Coushata (Koşata) Kızılderili İnançlarında Yaratılış 

Orta Asya Kıpçakları arasında yaşayan, Yaratılış ve Türeyiş destanlarında olduğu gibi Kızılderili kabilelerinden Alabama ve Coushatta (Koşata) kabilelerinde de ilk insanın bir mağaraya dolan çamurdan yaratıldıkları inancı yaygındır. Bu Kızılderili kabilelerinin Yaratılış ve Türeyiş destanlarında insanın yaratılışı şöyle anlatılır:

“ … Alabama ve Coushata (Koşata) kabileleri, yerin altındaki büyük bir mağarada bulunan çamurdan yaratıldılar. Onlar burada o kadar çoğaldılar ki, onların içlerinden biri artık buradan yerin yüzüne çıkmanın zamanının geldiğini söyleyinceye kadar mağarada sıkışık bir şekilde yaşadılar. Onlar yerin altından ışıklı dünyaya çıkıncaya kadar, üç yerde konakladılar. Sonunda onlar mağaranın çıkışına geldiler. Bu mağaranın çıkışında bir “Ulu Ağaç” gördüler. Alabama ve Coushata’lar bu mağaranın ağzından çıkarak, “Ulu Ağacın” yerin altındaki köklerinin gösterdiği ayrı yönlere doğru yollarına devam ettiler. Bu iki kabilenin bir birlerine bu kadar yakın yaşamalarına rağmen ayrı dillerde konuşmalarının asıl sebebi budur. Onlar genellikle geceleri dışarıya çıkıyor ve tan yeri ağarmağa başladığında tekrar bu mağaraya geri dönüyorlardı. Bir gün yine onlar bu mağaradan dışarıya çıkmağa hazırlanırken, aniden, o zamana kadar hiç işitmedikleri bir baykuş sesi işittiler. Korkudan, onların hepsi yeniden mağaranın içine kaçıştılar. Bir daha korkularından yeryüzüne çıkmağa cesaret edemediler. Alabama ve Coushata Kızılderililerinin bugün yeryüzündeki sayılarının az olmasının sebebi budur. Eğer, o anda baykuş ötememiş olsaydı, Alabama ve Coushata’lar, mağaradan yeryüzüne çıkıp yayılacak ve onların sayıları bugünkü sayılarından daha çok olacaktı…” [17].

Azerbaycan’da Türk mitolojisi ve özellikle Şaman kültürü ile ilgili eski Türk folklor ve geleneklerini içine alan bilimsel araştırma ve derlemelerin gelecekte daha geniş tabanlı ve hacimli folklor materyalleri kendini dünya bilim çevrelerine tanıtacağına olan güveni belirtmek gerek. Azerbaycan’da Orta Asya Türk kültürü çerçevesinde Yaratılış ve Türeyiş efsane ve destanlarını içine alan derlenmiş malzeme bulmakta zorluklarla karşılaştık. Orta Asya Türk folklor malzemelerine yakınlığı ve imkânlarını göz önünde bulundurursak, Azerbaycan’ın gelecekte böylesine arzu edilen bir hazineyi bünyesinde oluşturacağına olan güveni kaydetmek lazım.

Orta Asya Türk folklorunda Yaratılış ve Türeyişle ilgili malzemeyi 19. yüzyılda Rus ve Fin âlimlerinin derlemiş oldukları folklor malzemeleri arasında bulmamız, Kuzey Amerika Kızılderili folklorundaki Türeyiş ve Yaratılış efsane ve destanlarını Orta Asya ve Sibirya Türk folklorundaki Yaratılış ve Türeyiş efsane ve destanlarını karşılaştırmamıza fırsat verdi.

Orta Asya’da, bugün, Moğolistan topraklarında bulunan en eski yazılı Türk edebiyatının ilk yazılı örneği olarak kabul edilen Göktürk Kitabelerinin yazıldığı “Dik taş”ın “Kaplumbağa” şeklindeki bir taş zemin üzerine oturtturulması, bizi Türk folklorunda “kaplumbağa”nın esrarını anlamak için araştırmaya yöneltti.

Asya ve Kuzey Amerika kıtalarını bir gömleğin iki yakası gibi iki ayrı tarafa ayıran Berin Boğazı’nın iki yakasında yaşayan insanların folklor malzemeleri üzerinde yaptığımız araştırma ve Kızılderili kabileleri arasında yaptığımız derlemelerden, aradan 15 bin yıl geçmiş olmasına rağmen, Orta Asya Türk kültürünün Kuzey Amerika Yerli Kızılderili kabileleri arasında yaşadığını tespit ettik. Burada ele aldığımız konu, Kızılderili, Orta ve Kuzey Asya’da yaşayan Türk kültürünün en önemli unsurlarından birisi olan “Kaplumbağa” temasını kapsamaktadır. “Kaplumbağa”nın Türkiye, Azerbaycan, Orta Asya Türk ve Kuzey Amerika Kızılderili folklorunda önemli bir yer tuttuğunu şüphe götürmeyecek bir şekilde gün ışığına çıkarmağa çalıştık.

Orta Asya Türk boyları arasında, özellikle “Kaplumbağa”nın, Otşirvani tarafından dünyayı yaratmak için bir zemin olarak kullanılmış olması, Kuzey Amerika’daki Maudi Kızılderili kabilesinde yaşayan, yerin yaratılmasına ait halk efsanesinde, Yeri Yaratanın dünyayı yarattıktan sonra, onu bir yere koymak istemesi ve bunun için “Kaplumbağa”yı seçmesi ve dünyayı onun sırtının üzerine yerleştirmesi arasında büyük bir benzerlik ve paralelliğin olduğunu tespit ettik.

Bu Yaratılış efsanesinin Orta Asya ayağında, Otşirvani ve Çağan Şukuti, Kaplumbağa’yı sırtının üzerine çevirir ve önce kendileri onun karnının üzerine otururlar. Daha sonra ise suyun dibinden getirilen çamurdan dünyayı yaratır ve Kaplumbağanın karnının üzerine yerleştirirler.

Kuzey Amerika Yerli Kızılderili kabilelerinden Maudi kabilesinde “Yeri Yaratan”, ilk önce suyun altından çamur çıkarttırır ve kendinin elleri arasında bu çamur parçasını yuvarlayarak dünyayı yaratır ve daha sonra onu “Kaplumbağa”nın sırtına yavaşça yerleştirir.

Göktürk Kitabelerinden Kültigin Anıtının aynı şekilde taştan yapılmış “kaplumbağa” şeklindeki bir taş zemin üzerine yerleştirilmesinin mistik, tarihi ve folklor değerleri açısından derin bir manası vardır. Bundan maksat, Türk’ün “Edeb-Müddet” görüşünün yansıtılmaya çalışılmış olmasıdır.

Nasıl ki, Yer Yüzü Tanrı tarafından “çamur”dan yaratıldıktan sonra bir “Kaplumbağa”nın sırtına yerleştirilmişse, Kültigin Abidesinin de aynı görüşten hareket ederek, “Kaplumbağa”nın sırtına yerleştirilen dünya var oldukça, yaşaması ve mahşere kadar orada kalması fikri işlenmiştir.

Kuzey Amerika Kızılderilileri arasında”Kaplumbağa”nın mukaddes bir yeri vardır. Bunun için bazı kabileler, özellikle bu satırların yazarını kendilerine “Kan kardeşi” ilan eden, New Mexico eyaletinde yaşayan Tava Kızılderili kabilesi, mevsimlik kutlama merasimlerinde “Turtle Dance” (Kaplumbağa Dansı) ile Yeri yaratan “Ulu Ruh”a (Gök Tanrı) kendilerinin şükran ve dileklerini iletirler.

Kızılderili Şamanları, dini ve mevsimlik merasim ve kutlamalarda ellerine, kaplumbağanın kurutulmuş kabuğundan yapılmış ve kendine has bir ses çıkaran “çıngırak” alır. Küçük kaplumbağa kabuklarını merasim elbiselerinin çeşitli yerlerine ve özellikle sağ kollarına bağlarlar. Kızılderili Şamanlar, Ulu Ruhlarla mistik bir bağ kurabilmek için, “Toprak Ana” olarak bildikleri “Kaplumbağa”nın kabuğundan ve onun tılsımından yararlanmanın yolarını ararlar. Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderili kabilelerinin mitolojilerinde ve folklorlarında yaşattıkları kaplumbağa ile Göktük Kitabelerinden Kültigin adına dikilmiş taşın üzerine yerleştirilen Kaplumbağa şeklindeki anıt taş arasında büyük paralellik ve kültürel bir bağ vardır.

Amerika’nın köklü ve büyük Kızılderili kabilelerinin dillerinde yaşayan Türkçe kelimelerin varlığı bizi kesinlikle bu kelimelerin etimoloji çalışmalarını yapmaya mecbur edecektir. Amerika’ya uzak ve denizaşırı ülkelerde yaşayan bilim adamları için Amerika’daki Kızılderili kabilelerinin tarihi kültür varlıkları ve yaşayan folkloru üzerinde araştırma yapmanın zorluklarını belirtmek gerekir. Amerika hükümetinin ilgili daire ve enstitülerinin yürüttüğü bazı çalışmalar olmuştur. Fakat bu çalışmalarda Amerika Kızılderililerinin “iç dünya”larına girilememiştir. Kızılderililerin iç dünyasına girmeyi ve Sioux(Su)ların en büyük Şamanı Black Elk(Kara Geyik) ile mistik konular üzerine konuşmayı başaranlar olmuştur. Fakat Black Elk’in anlattıkları arasında yer alan derin mistik düşüncelerle, Avrupa Felsefesi ve dini düşüncesi arasında bir bağ kurulmağa çalışanlar yanılgıya düşmüşlerdir.

Folklor ve kültür tarihi açısından büyük değere sahip olan bu Kızılderili mistik düşüncesinin kapısı, Amerika kıtasından bakıldığında, Avrupa Kıtasına doğru değil, Alaska ve Bering Boğazı üzerinden Sahalar(Yakutlar) ve oradan da Tuva, Televit, Altay ve Orta Asya’nın hala diri olarak yaşattığı ve hiçbir yâd kültür içinde erimeyen orijinal Türk kültür kaynağına doğru açılmaktadır.

Bu konuda yanılmadan bir sonuca varmak isteniyorsa, Bering Boğazı ve Adalar üzerinden açılan “kapı”dan geçmek gerekir. Bu satırların yazarı, bu “kapı”yı yaptığı yirmi beş yıllık kesintisiz araştırma sonunda bulma bahtiyarlığına erişmiştir. Bu konuda gelecekte mutlaka araştırma yapanlar çıkacaktır ve Altay, Tuva, Hakas, Saha, Kırgız, Kazak Halk Edebiyatı ve Şamanizm’ini araştırıp, anlayanlar bu işin “altın anahtar”ını ele geçirmiş olacaklardır.

KAYNAK: Ahmet Ali ARSLAN

Dipnotlar:

[1] V. I. Verbitskiy, Altayskie inorodcy sbornik etnograficeskich statey i izsledovaniy, Moscow, 1893. s. 91-92

[2] V. L. Priklonsky, trigoda v Yakutskoy oblasti in Zst, 1891 III-IV Petrograd, Vol: IV, s. 66.

[3] V. L. Serosevskiy, Yakuty, Petrograd, 1896. s. 653

[4] A. Th. Middendorf, Reise in den dussersten Norden und Osten Sibiriens, Petrograd, 1851-1875, I-IV Vols. Vol. III, s. 1602

[5] G. N. Potanin, Ocerki severo zapodnoy Mongolii, Vols: II-IV Petrograd, 1881-1883. Vol II, s. 221-222.

[6] P. I. Tretyakov, Tutuchanskiy kray ego priroda i ziteli, Petrograd, 1871. s. 20.

[7] Alice Mariott – Carol K. Rachlin, American Indian Mythology, New York, 1968. s. 23

[8] John G. Neihardt, Black Elk Speaks, New York, 1972. s. 2-6.

[9] A. Yılmaz, Tahtacılar, Ankara, 1948. s. 92-93.

[10] Musa Kazım, Anadolu Hurafeleri, “Halk Bilgisi Haberleri” IV, İstanbul, 1935. s. 320.

[11] M. Halit Bayrı, İstanbul Folkloru, İstanbul, 1947. s. 120.

[12] John G. Neihardt, op. cit. s. 2-6

[13] Joseph Epes Brown, The Secred Pipe, London, 1971. s. 20.

[14] a.g.e, s. 23.

[15] Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, İstanbul, 1973. s. 12.

[16] Abdulbaki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal, Ankara, 1943. s. 160.

[17] Howard N. Martin, Myths and Folklore of Alabama-Coushatta Indians of Texas, Texas, 1876. s. 2

   www.haberakademi.net sitesinden

About this entry