Törelerin Esiri Olmayan Kadim Türkler

Prof. Dr. İsenbike TOGAN

Kadim Türklerde kağanlı bodunların hayatı çok sert koşullarda geçiyordu. Devamlı savaş hazırlıkları içinde bulunan bu topluluklarda, kağnılı arabalardan çok atlar ve atlılar hâkimdi. Başkalarının gözetimi ve korumacılığı içinde geçen soy, boy hayatına kıyasla çok daha sert ve savaşçı koşullarda devam eden bu hayat tarzında, savaşlarda da telefat veriliyordu. Bu durumda ailelerin kendini devam ettirmesi önemli bir sorun teşkil ediyordu.

O günlerdeki durumu anlamak için, kaynağımıza (Zhoushu: Çin’de 636’da yazımı tamamlanmış yirmidört sülale tarihinden biri) dönelim.

Burada verilen bilgilere göre Kadim Türkler örgülü saçlarını arkaya atar; giyimlerindeki düğmeleri bugün kadın ceketlerinde olduğu gibi soldan iliklerlerdi. Çinliler ise düğmelerini bugün erkeklerin yaptığı gibi sağdan iliklerler ve yenleri geniş ve bol kıyafetler giyerlerdi. Hayvancılık ve avcılıkla geçinen ve devamlı hareket halinde olan atlılar, böyle geniş yenli kıyafetler giyerlerse oraya buraya takılırlardı; onun için de Kadim Türklerin yenleri dardı. Evleri ise, kubbeli otağlar ve keçeden çadırlardı.

Öte yandan bu ağır yaşam koşulları içinde güçlü olmak, zorluklara boyun eğmemek gerekiyordu. Bunu da doğal olarak yaşlılar değil de gençler daha iyi yapabiliyorlardı. Onun için de soy, boy toplumunda yaşlıların hâkimiyeti varken, burada yaşlılara değil gençlere değer veriliyordu. Kaynağımıza göre bu topluluklar kendi menfaatlerine uygun davranmak zorunda idiler; dolayısıyla birine sadakatle bağlı kalmak yerine kendi çıkarları doğrultusunda saf değiştirmekten çekinmezlerdi. Onlar törelerin esiri değil, kendi kararlarını verebilen atlılardı. Değişik yerlerden gelmiş olmalarından dolayı, soy, boy toplumundaki gibi görkemli düğün törenlerinde değil, cenaze merasimlerinde biraraya gelirlerdi. Cenaze günü kadın ve erkeklerin hepsi en güzel kıyafetlerini giymiş, takılarını takmış bir şekilde mezar etrafında toplanırlardı. Herkes böyle birarada iken, genç bir erkek birinden hoşlanırsa veya zaten hoşlandığı biri varsa, cenazeden eve döndüğü vakit o kızın evine adam gönderip kızı nazikane bir şekilde istetirdi. Oğlanın anne babasının bu türlü evlenme işlerini ayarlamadıkları bu ortamda, kızın anne-babası da çoğu kere rızalarını bildirirlerdi. Demek ki gençlere değer verilen bu toplum, gençlerin kendi eşlerini seçmelerini onaylıyordu.

Soy, boy toplumunda müşterek ata, soy atası etrafında oluşan törenler, burada yoğ merasimleri ve ölümle ilgili perakende törenler haline dönüştüğü için, törenlerde evli kadına aile içinde önemli görevler düşmekte idi. Herhalde kadının ruhsal dünyadaki yerinin doğduğu evde değil de kocasıyla beraber çocuklarını büyüttüğü evde olması ve kadının ocağın sahibi olması bu türlü yaşam koşulları ile oluşmuş olmalıdır. Hani “baba ocağı” deriz ama “koca ocağı” demeyiz; zira o ocak koca ocağı değil, kadının kendi ocağıdır. Koca, evin oğlu olarak ocağı bekler, ama ocağı kadın yakar ve ocak etrafındaki törenleri yönetir. Böyle bir ortamda, bir kadının kocası savaşta ölünce, o zaman kaynağımızın dediği “yenge ile evlenme” ortaya çıkar. Antropologlar “levirate” dedikleri bu tür uygulamaların, ata soylu, malvarlığının özel mülk şeklinde olduğu, poligaminin mümkün olduğu, oturulan mekanın koca evi ve kayınların evi olduğu ve mirasın baba hayatta iken oğullar arasında paylaşıldığı ve yüksek başlık parasının öndediği toplumlarda görüldüğünü belirtirler. Burada söz konusu olan bölük bölük atlılardan oluşan bodunlar, başlık parası hariç yukarıda sayılan özelliklere sahip görünüyorlar. Boy, soy toplumunda başlık parası ve çeyizin büyükler tarafından tespit edildiğini ve gençlerin buna uymak zorunda olduğunu belirtmiştik. Burada ise evlenme gençler arasında karar verilen bir olay karşımıza çıkıyor, anne babanın bu tür uygulamaları yapmadıkları açıkça belirtiliyor. Halbuki antropoloji çalışmalarında daha çok bu yüksek başlık parasını geri vermek zor olacağı için yengenin ailesine geri gönderilmediği görüşü hâkimdir.

Burada başlık parası olmadığına göre, meseleyi miras ve ocak açısından değerlendirmemiz gerekiyor. Herkesin kendi ocağını tüttürdüğü bu ortamda yardım ve dayanışma soy veya geniş akraba toplumundan değil, ocak kardeşinden beklenmektedir.

KAYNAK: Prof. Dr. İsenbike TOGAN


About this entry