Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri

X. yüzyılın başlarında Maveraünnehir’de İslamiyet’i kabul eden Oğuzlar’ın yeni dini henüz tam anlayarak özümseyemediklerini çağdaş müşahitler kaydediyor. Bizi belli ölçüde Şamanizm’e götürdüğü gibi, kitap boyunca görüleceği üzere, belki çok daha fazla Budizm, Maniheizm, Mazdeizm gibi vaktiyle İslamiyet’i kabulden önce Türkler’in mensup olduğu çeşitli dinlere, hatta Şamanizm öncesi eski Türk inançlarına götürmektedir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, başlangıcından günümüze kadar Anadolu’da bu muhtelif menşeli inançlar her yerde aynı nispet ve yoğunlukla görülmemiştir. Bunların bütün tazelikleriyle yaşama ve yayılma imkanını buldukları zümreler, çeşitli sebeplerle daha İslamiyet’in kabulünden itibaren kitabi İslam’ı özümseyememiş ve eski geleneklerini bütün tazeliğiyle sürdürmüş bulunan şehirleşmemiş topluluklardır. Yani daha ziyade köylü ve konar-göçer kesimlerdir.

Eski Türk İnançları
Ziya Gökalp … Durkheim’in etkisiyle eski Türkler’in dininin totemizm ve Natürizm safhalarından geçtiğini sınırlı malzemesinden hareket ederek ileri sürmüştür. Fakat sonraları, eski Türkler’in daha gelişmiş bir dini sisteme sahip olduklarını düşünerek buna Toyunizm adı vermiştir. Ancak daha sonra bunun Budizm olduğu ortaya çıkmıştır. W. Koppers, Samoyedler, Türkler ve Moğollar gibi benzer göçebe çoban toplumlarının üzerinde yaptığı araştırmalar sonunda, birbirinin aynı inançlara rastladığını, bunların hepsinde de Gök Tanrı inancına bağlı gök ve yer kültüyle, atalar ve tabiat kültlerinin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Ona göre bütün bu kavimlerde hayvan, özellikle at takdisi, kurban çeşitleri ve muhtelif tabiat kültleriyle ilgili törenler hep aynı mahiyeti göstermektedir. … Orta Asya’daki en eski Türk topluluklarının inanç sistemlerinin atalar kültü, tabiat kültleri ve Gök Tanrı kültü olmak üzere üçlü bir din anlayışından ibaret kabul edilebileceğini göstermektedir.

Atalar Kültü
Ölmüş atalara duyulan dini saygı, onların hatıralarının ve eşyalarının bile takdisine yol açmış, bu yüzden Türkler ölülerini her türlü eşyasıyla birlikte gömmüşlerdir. İ. Kafesoğlu, Türklerin dışındaki kavimlerde bu inancın ataların yarı tanrı sayılmasına kadar vardırıldığını, ancak Türklerde böyle olmadığını belirtiyor.

Tabiat Kültleri
Şamanizm öncesi Türk inançları içinde önemli bir yeri de muhtelif tabiat kültlerinin işgal ettiği görülmektedir. Eski Türk topluluklarında tabiat kültlerinin, yer ve gök kültü olmak üzere ikili bir görünüm aldığı müşahede edilmektedir.

Gök Tanrı Kültü
Modern araştırmalar, Gök Tanrı kültünün, toprakla ilgisi bulunmadığı için göçebe, avcı ve çoban toplumlarda mevcut olabileceğini, dolayısıyla bu kültün kaynağının Asya bozkırlarında aranması gerektiğini göstermektedir. Gök Tanrı -ve bu arada güneş- kültünün Alevilikteki Hz. Ali kültüyle sıkı sıkıya ne kadar bağlantılı olduğunu lrene Melikoff çeşitli yazılarında ve kitaplarında ortaya koymuştur. Ona göre Hz. Ali’nin Alevi inançlarındaki telakki tarzı, Gök Tanrıdan başka bir şey değildir. Şamanizm’deki Gök Tanrı inancının, bizzat bu sisteme ait olduğunun kabul edilmemesi gerektiği inancındayız. Esasında Eliade’ın söylediği gibi bir büyü sisteminden ibaret olan Şamanizm için bu inanç çok üstün kalır. Hemen bütün Orta Asya Türk toplumlarında çok köklü bir inanç olması sebebiyle, Gök tanrı kültünün etkisi, İslam sonrası dönemde dahi kendini göstermiştir.

Şamanizm
Sadece Şamanizm’in değil, genel olarak dinler tarihinin en yetkili mütehassısı sıfatıyla tanınan M. Eliade … Şamanizm genel olarak kendisine şaman veya Kam denilen ve doğuştan gelen hususi birtakım kudretlerle mücehhez olup şiddetli bir psikopat kabiliyete ve güçlü bir kişiliğe sahip bulunan bir şahsın etrafında düğümlenen bir dini-sihri sisteme denmektedir. Şaman kelimesi, daha çok modern Batı literatüründe kullanılan bir kelime olup asıl kelime Kam’dır.

Budizm
Budizm herhalde Göktürklerde sadece hükümdar ve yönetici çevrelerle yüksek tabaka arasında tutunmuş olmalıdır. Bir ara Bilge Kaan’ın adeta Budizm’e ilgi duyduğunu, mabetler yaptırmayı tasarladığını fakat veziri Tonyukuk’un şiddetle buna karşı çıktığını ve hükümdarı ikna ettiğini biliyoruz. Bununla beraber halkın Budist olduğu ve eğer oldu ise yaygınlık derecesi hakkında hemen hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır. Nitekim hemen hemen bütün araştırıcıların bu noktada birleştikleri görülüyor. Budizm’in Uygurlarda uzun bir müddet yaşadığı ve 762-763 yıllarında batıda iyice kuvvetlenen Maniheizmin resmen kabulüne kadar devam ettiği bilinmektedir.
Maniheizmin kabulünden itibaren X. yüzyıla kadar bu dine sadık kalan Uygurların X. Yüzyıldan itibaren yeniden Budizm’e döndükleri görülüyor. Yahut daha doğru bir ifadeyle, Manihizm’in resmi din olması sebebiyle bir müddet geri plana itilen Budizm, Uygurlarda yeniden güçlenmiştir. … Barthold, Kaşgarlı Mahmud’un Divan’u Lügati’t Türk’ünde Maniheizme değil Budizm’e ait ipuçları bulunmasından hareketle onun devrinde Uygurlarda Budizm’in yaygın olduğu kanaatini benimsemektedir. Bu menkabeler İslamiyet’in kabulüne kadar halk arasında çok yayılmıştı. Türkler Müslüman olduktan sonra da belli ölçüde, Ahmed-i Yesevi (öl.1167) ve benzeri evliyanın şahsiyetlerine uygulanarak evliya menkabesi şekline dönüştürülmüştür. F. Köprülü, Maveraünnehir’de özellikle göçebe Türk toplulukları içinde yayılan Yeseviliğin, bunlar arasında eskiden beri mevcut, inanç ve geleneklere adapte olduğunu göstermiştir. O göçlerle Anadolu’ya gelip yerleşen Yeseviler vasıtasıyla Şamanist ve Budist kalıntıların buraya da nakledildiğini ortaya koymuştur.

Zerdüştlük, Mazdeizm ve Mazdekizm
Sasani İmparatorluğundaki dini mücadeleler sırasında resmi din Zerdüştilik karşısında İran’da barınamayan Maniheizm ve Mazdekizm gibi, Zerdüştiliğe bir sosyal tepki olarak doğan İran dinlerinin mensupları, daha önce Zerdüştiliğin yaptığı gibi, İran-Çin kervan yolları vasıtasıyla çeşitli Orta Asya ve bu arada Türk topluluklarının bulunduğu memleketlere sığınarak kendi inançlarını yaymaya başladılar. Bunların yaydıkları dinler arasında Türklere en evvel nüfuz edenler, Zerdüştilik ve kronolojik olarak Maniheizmden önce ortaya çıkan Mazdeizm’dir. Abbasiler zamanında VIII. – IX. yüzyıllarda Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinde cereyan eden birtakım olaylar, Zerdüştiliğin Türkler arasında, pek de küçümsenmeyecek bir taraftar kitlesi toplayabildiğini göstermeye yarar niteliktedir. IX, X, XI. ve hatta XII. yüzyıl İslam coğrafyacıları, Kırgızlar, Kimekler, Macarlar ve benzeri Türk topluluklarında, ateşe ibadet edildiğini ve ölülerin yakıldığını kaydetmek suretiyle, adını anmadan, Mazdeizmin mevcudiyetini haber vermektedirler. Çünkü yukarıda da belirtildiği üzere, Mazdeizmin ana esası ateş ibadeti olup ölü yakma adeti de bu dinin gereklerinden sayılmaktadır. VIII. – IX. yüzyıllarda, Abbasi hakimiyetindeki Horasan ve bilhassa Maveraünnehir’de meydana gelen bir seri isyan, Zerdüştilik ile beraber Mazdekizm’in de buralarda yaşayan Türk topluluklarında hayli taraftar topladığını ortaya koymaktadır.
Bilindiği üzere, Emevi Devletinin yıkılıp Abbasi hanedanın işbaşına gelmesinde en büyük hisse, Horasan’da başlattığı ihtilalle Ebu Müslim Horasani’ye aitti. Bu konumunun sağladığı birtakım avantajlar, Ebu Müslim tarafından bol bol kullanılıyor, kendisini bağımsız harekete sevk ediyordu. Onun gittikçe bir tehlike haline geleceğini gören halifelik makamı, adı geçenin ortadan kaldırılmasını devletin selameti için gerekli bulmuştu. Nitekim Ebu Müslim 755 tarihinde ortadan kaldırıldı. Onun öldürülmesi, Horasan ve Maveraünnehir’de VIII. ve IX. yüzyıllar içinde birbirini takip eden ve Abbasi Devleti’ni yıllarca uğraştıran birtakım isyanların patlak vermesine sebep oldu, ki bunlar temelde eski Zerdüşt ve Mazdekist çevrelere dayanıyordu.
Bu olaylar hakkında bilgi veren kaynaklar, başta bizzat Ebu Müslim’in kendinin yönettiği ihtilal dahil, hepsinde de Horasan ve Maveraünnehir’deki Zerdüşt ve Mazdekist Türkler’in payına işaret etmektedir.

Sonuç olarak denebilir ki, gerek Zerdüştlük gerekse Mazdekizm, Türkler içinde geniş bir taraftarlar kitlesi elde edebilmişti. Biraz mübalağalı olmakla birlikte, Üstad-ı Sis’in etrafına üç yüz bin Zerdüşti Oğuz Türk’ünü toplayabilmesi, bu taraftarlar tabanının ne kadar geniş olduğunu gösterecek niteliktedir. Zerdüştilik ve Mazdekizm’in Oğuzlar arasında mevcudiyetinin tespiti, bilhassa Anadolu açısından önem kazanmaktadır. Zira İslamiyet’in kabulünden sonra da göçebe kabileler arasında hala kalıntıları bulunan Zerdüşti ve Mazdekist etkiler, daha ziyade Oğuzlar vasıtasıyla buraya nakledilmiş olmalıdır. Bu nakil işinde kısmen de Halaç ve Karluklar’ın payı düşünülebilir.

Maniheizm
Göçebe geleneklerine göre, yardımın karşılığı olarak şehrin yağma ettirilmesi gerekiyordu. Uygurlar buna uyarak yağmayı gerçekleştirdiler; fakat Ötüken’e dönmeyip kısa bir müddet için orada yerleştiler. İşte onların bu geçici ikametleri, Maniheist misyonerlerle tanışma ve onların dinini öğrenme fırsatını sağlamıştı. Maniheizme büyük ilgi duyan ve ihtida etmek isteyen Böğü Kağan, 763 yılında bu dini öğretecek rahipleri de beraberine alarak Ötüken’e döndü. Böylece o, hem kendi Maniheizm’i kabul ediyor, hem de çevresindekilere kabul ettiriyordu. Bu suretle yeni din, Uygur Devletinin resmi dini olmuştu. Yalnız bunun ilk zamanlarda tabiatıyla Böğü Kağan ve çevresine münhasır kaldığı ve halka inemediği bir gerçektir. Bununla beraber, Maniheizm Uygur devletinin resmi dini olmakla doğuşundan bu yana ilk defa bir devletin desteğini sağlamış bulunuyordu.
Şüphesiz ilk zamanlarda et yiyen göçebe ve savaşçı bir toplumun, et yemeyi ve adam öldürmeyi yasaklayan bu şehirli dinine alışması pek kolay olmamıştır. Uygurların Maniheizme girdikten sonra zindeliklerini ve savaşçılıklarını yitirdiklerini dile getiren satırlara rastlanmaktadır. Her ikisinde de Maniheizmin ana unsuru olan nur (ışık) motifinin ne kadar kuvvetle vurgulandığını
görmemek mümkün değildir.

Hıristiyanlık
432 yılında toplanan Üçüncü Efes Konsilinde sapkınlıkla itham edilen İstanbul Patriği Nestorius’un fikirleri etrafında teşekkül eden Nesturilik, kısa zamanda taraftar toplamaya yüz tuttu. Bundan çekinen Bizans hükümeti, bu yeni mezhep mensuplarını şiddetli takibat ve cezalara uğratmaya başladı. Bunlar, nispeten kontrol ve takibattan uzak olan Doğu ve Güney Doğu Anadolu taraflarına kaçtılar. Fakat İmparator Zenon devrinde (435-457) bu takibat ve baskılar sıklaşınca, belirtilen yerlerde de barınamaz hale gelen Nesturiler, İran topraklarına geçtiler.
644 yılına doğru yazılmış bir Süryani kroniğinin verdiği bilgiye göre, bu sıralarda Merv metropoliti olan Elie’nin gayretiyle, Maveraünnehir’in İran sınırlarına yakın taraflarında bir kısım Türkler, Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Sasani İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, İran’a hakim olan Araplar, Emevi dönemine rastlayan bu devirde burada hayli fetihler yapmışlardı. İran’da ve burada bulunan Nesturiler, kısmen İslamiyet’e yakın inançları sebebiyle Araplar tarafından müsamaha ile karşılanıyorlardı.
Hıristiyanlığın Türklerde kitleler halinde rağbet gördüğü asıl saha, Doğu Avrupa ve Balkanlar’dır. Anadolu’ya intikal eden Hıristiyan Türk nüfusunu teşkil etmesi bakımından asıl bizi ilgilendiren bu sahalarda yaşayan Türklerdir. Bunların Peçenekler, Uzlar (Oğuzlar) Kumanlardan (Kıpçak ve Kun) ibaret olduklarını biliyoruz. Bu üç gurubun Doğu Avrupa topraklarına göçü birbirleriyle alakalıdır. Peçenekler IX. yüzyılın ortalarından Volga dolaylarından Karadeniz’in kuzeyine, oradan da Bizans sınırlarına kadar gelip yerleşmişlerdi. Bunlar bir müddet sonra Bizans’ın hizmetine girerek Hıristiyanlığı kabullendiler. Uzlar da onların peşinden Bizans sınırlarına gelmişlerdi. Bunlar, Volga ötesi Oğuzları’nın bir bölümünü teşkil ediyorlardı. Bizanslılar tarafından Kumanlar olarak zikredilen Kıpçak ve Kunlar ise, Doğu Avrupa’da Uzlarla aynı devirde görünmüşlerdi. Bunların da Balkanlar’a indikten sonra Hıristiyanlığa geçtikleri anlaşılıyor. Nitekim Mervezi, Kunlar’ın Nesturi olduklarını kaydediyor. Bu Hıristiyan Türkler’in 1071’deki Malazgirt Savaşı sırasında Büyük Selçuklular safına katıldıkları bilinen gerçeklerdendir. Bizans topraklarında yaşayan bu Hıristiyan Türklerin Anadolu Selçuklu döneminde bu tarafa geçip ihtida ettikleri de bilinmektedir.

Musevilik
Eldeki tarihi kayıtlara göre, Museviliği resmi din olarak kabul eden tek Türk devleti, Hazarlarınkidir. VII-IX. yüzyıllarda Doğu Avrupa sahasında ilk muntazam Türk devletini kurmuş olan Hazarlar, daha önceleri Hun İmparatorluğuna tabi idiler. Bunların Atilla’nın zamanında aşağı Volga boylarında yaşadıkları görülüyor. Bunlar VII. yüzyılda İran’dan Kafkasya’yı da zaptetmişler ve iyice kuvvetlenerek X. yüzyılda bile Abbasilere ve Bizans’a karşı kendilerini koruyabilmişlerdir. İlk önce Şamanizme mensup olan Hazarların Bizans İmparatorluğunda takibat ve baskılara uğrayan Yahudilerin gelmesi sonucu başlayan yoğun propagandaları takiben VIII. yüzyılda Museviliği tanıdıkları anlaşılmaktadır. Bir rivayete göre, Müslüman devletlerin birinde bir havranın yıkıldığı haberini işiten Hazar hükümdarı, 922 tarihinde İtil şehrindeki bir cami minaresini yıktırmıştı.

Putperest ve Hıristiyan Anadolu Kültürü
Yerleşik hayatı çoktan benimsemiş olan şehirli ve kısmen de köylü Türkler, köklü bir İslam kültürü almış olarak yeni memleketlerine yerleşmişlerdi. Göçebeliği henüz sürdürenler ve kısmen köylüler ise, genel planda İslami bir cila altında yine eski kültürlerini ve inançlarını koruyorlardı. Anadolu, Roma hakimiyeti döneminden önce ve bu hakimiyet esnasında, ilk çağların binlerce kökleşmiş, yerli, Grek, Pers ve özellikle Mezopotamya kültürlerinin değişik etkileriyle gelişerek kendisine has bir biçim almış, ileri seviyede putperest kültür yaşayan bir ülkeydi. Anadolu’da Hıristiyanlık yalnız yerli putperest kültlerle değil, İran kültür ve inançlarıyla da mücadele etmek zorunda kalmış ve bütün bunlar, Türk öncesi Anadolu kültürünün ve bu arada dini inanç ve geleneklerinin oluşmasında kendilerine göre birer paya sahip olmuşlardır. Türkler XI. Yüzyıldan itibaren peyderpey buraya yerleşmeye başladıklarında, işte böyle bir kültür ve inanç ortamıyla haşır neşir olmak durumunda idiler. Hem uzun zamandan beri Selçuklu hakimiyeti altında bulunan Orta Anadolu’da, hem de durmadan değişen uç mıntıkalarında Müslim ve gayri Müslim ahali devamlı temas halindedir. Bunun sonucu birtakım ihtidaların vuku bulduğunu tahmin etmek zor değildir. Anadolu’nun Türkleşmeye başladığı XI. Yüzyıldan başlayarak devam eden bu karşılıklı muhtelif temasların, Müslim ve gayri Müslim halk arasında yoğun bir kültür alış verişine yol açtığı şüphesizdir. … Türkler Anadolu’ya iptidai bir kültürün temsilcisi olarak değil … o zaman bütün hayatı kucaklamış İslam medeniyetinin eski Türk kültürü ile terkibini yaparak zamanına göre oldukça yüksek bir seviyeye ulaşmış, bir toplum olarak ayak basmıştır. … O dönemde İslam medeniyeti henüz bütün teferruatı ile hem Batı, hem Doğu Hıristiyan medeniyetinden daha üstün bir seviyede olduğu gibi, siyasal üstünlük de o tarafta idi. Bununla beraber, halk seviyesinde, günlük hayat tarzı, bazı adetler ve gelenekler, bir kısım inançlar konusunda günümüze kadar yaşayan birtakım etkileri inkar etmek kabil değildir. … Özellikle İslamiyet’i iyice kavrayamamış ve sindirememiş göçebe ve yan göçebe çevrelerle, bazı şehir, kasaba ve köylerde bu kültler, inanç ve uygulamalar, bu arada ziyaretgahlarla ilgili menkabeler zamanla benimsenerek İslamileştirildi.

Makalenin tamamını okumak için buraya tıklayınız.

KAYNAK: Ahmet Yaşar OCAK

Reklamlar

About this entry