Makale Eleştirisi 2 – Kazım Mirşan

_ Eğer K’üe T’ê-lê ismi ile K’üe T’ê-k’in [Kül-Tïgin] isimi ayni bir kişinin adı ise, bu büyük hakanın ölüm yılının bir Çin hakanının (Hüan-Tsung) saltanat yıllarına bağlanarak dile getirilmesi büyük bir çelişki, çünki Kül-Tïgin Çin hakanına tabi bir hakan değil; Çinlilerin kendi ifadelerine göre, Kore Denizinden Hazar Denizine kadar olan büyük bir devletin hakanı idi ve Çinin bazı mıntıkalarını da işgal etmiş bulunuyordu.
_ Hüan-tsung saltanatı (taş I) için kullanılan “k’ai-yüan” deyimi, Ökül-Tïginin (taş II) MÖ 514 İT yılında ölüm tarihi için de kullanılmış bulunuyor: K’ai-yüan’ın 22inci ve Ta-Tañ’ın 23inci yılı.
Mirşan,K.1999; Türk Takvimi, s.44.
Buna göre, Ta-Tañ ve K’ai-yüan deyimleri Çin takvimine ait deyimlerdir, bunların Hüan-tsung saltanatı takvimi için kullanılmış olması, Kül-Tïgin tarihini yazan Çinlinin daha öncelerine ait Türk tarihi hakkında hiçbir fikri olmadığını gösterir. Böyle bir tarihçinin Türk tarihi hakkında sıhhatlı bir bilgi verebilmesi olanaksızdır, çünki Türk tarihi, meselâ, Ökül-Tïgin tarihi, Msïxa Teñriden öncesini de kapsar ve, bilhassa, Türk tarihi Çinlilerin bilemediği ülkelerde (meselâ, Ïdil-Oralda) da cereyan etmiş bulunuyor. Bunun kanıtı şöyle:
_ Çinli tarihçiler Kül-Tïgin tarihinin Türkçe metnini, bu metnin Taş I’deki yazılış sırasına göre aktarmak la (tercüme etmek le) işe başlamış bulunuyorlar.
Mirşan,K.2001; Çin Haberleri ve Türk Tarihi; Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, sayı 135, sah.18-21, veya, Makaleler, s.15-27..
Bu aktarmada Kül-Tïgin tarihinin başlangıç şlokları Çinliler tarafından yazılan tercümeye hemen-hemen aynen intibak eder ken, bu tarihin son kısmının ancak (MS 563, 564, 566, 567 gibi) añtuyuslar bakımından intibak etmesi, şunu akla getiriyor: Çinli tarihçi Kül-Tïgin anıtındaki haberleri önüne koyup okuduktan sonra, bunların Çinlilerce bilinen kısımlarını aynen aktarmış, fakat kim olduklarını bilemediği AT-OY BÏL halkları hakkındaki haberleri, Çinlilerce bilinen Çindeki haberlere uydurarak añlatmış bulunuyor. Bu ise, elbette, Türk tarihinin büyük çapta tahrifine yol açmış bulunmaktadır. Meselâ, Çin tarihçilerinin verdiği yukarıda sözkonusu ettiğimiz 500’lü tarihler, Yoluğ Tïgin tarafından verilen tarihlerin aynısı olduğu halde, Kül-Tïgin tarihinin Çinli yazarı bu tarihi MS 712’den başlıyan Hüan-tsung saltanatından başlatarak ele alıyor. Buna göre, Çinlilerin Kül-Tïgin tarihinde verdikleri bütün añtuyuslar otomatik olarak geçersiz olur.
Bunu bu şekilde tespit ettikten sonra, Çinliler tarafından verilen bilgilerin hangisine inanıp hangisine inanmıyacağımız da bir sorun haline geliyor.
Meselâ, V.Thomsen şöyle diyor (Çözülmüş Orhon Yazıtları, s.94):
“Bildiğimiz gibi, Türkler o dönemde Çin takvimini hafifçe değiştirerek kullanmışlardır, ama yılları belirli bir noktadan başlıyarak saymamışlardır”.
Ancak, bugün biliyoruz ki, bu cümledeki Çinli ismi yerine Türk ve Türk yerine Çinli ismi yerleştirilmelidir: Çinliler takvimlerini Türklerden almışlar, takvim ba langıçlarını Türk hakanlarının tahta oturma yıllarından başlatmışlardır. Türklerin UZANTQIN takvimleri ise, dünyanın en eski takvimidir. Türk takviminden sonra gelen en eski takvim Pra-Mısır takvimidir. Heredotusun takvimden haberi yoktu. Pers ve (yukarıda gördüğümüz gibi) Çinli takvimleri ise, birer saltanat takvimi olmaktan öteye gidememişlerdir.
Mirşan,K.2001; V. Thomsen Kitabının Eleştirisi; Makaleler, s.35, veya, Tarih Dergisi, sayı 181, sahife 19.

6. Erken-Türkçedeki yabancı sözler.
Batı bilginleri Çince, Sanskritçe, Moğulca, Farsça, Arapça gibi dillerde Türkçe sözlere beñziyen sözler bulurlar sa, bu sözlerin Türkçeye yabancı dillerden geçtiği iddiasını otomatikman ileri sürüyorlar. Bu konuda bazı Türkiye Türkologları, bilhassa, Kül-Tïgin ismi üzerinde durarak, bu ismi Köl-Tïgin şeklinde yazıyorlar. Sebebi, kül [komple] sözünün Arapça bir söz olduğu. Peki, kutsî sözü de Arapça olduğuna göre, kut sözü de mi Arapça?
KÜL [komple] sözü Erken-Türkçe metinlerde devlet büyükleri için çok kullanılan bir deyim: KÜL-BÏLGE QAĞAN [komple belde (yani, Türük Bïlin her iki ilinin) hakanı], KÜL-TÏGİN [bütün aksionların yetkilisi], KÜL ÇUR [bütün ÇUR’lar (-ın temsilcisi)]. ALTI YARIQ TÏGİN’de geçen KÜL ÖG UR-OÑU QA BİR YARLIĞ BOLTI [bütün düşünme yeteneklerinin yaradılışı için BİR vahıy oldu] cümlesinde ise, KÜL [bütün] sözünün manasını daha iyi bir şekilde añlıyabiliyoruz.
Bu deyimlerdeki TÏGİN sözünü V.Thomsen “prens” şeklinde manalandırıyor (Çözülmüş Orhon Yazıtları, s.73-74). Bu sözün Türkiye Türkçesindeki karşılığı “değin”dir. Yani, söz “değmek”, “değinmek” añlamına dayanır. Ancak, bu söz Erken-Türkçede türlü manalar kazanmış bulunuyor: TÏGİN QAN [mütecaviz han], YOLUĞ TÏGİN [yolculuklar hakkında yazı yazan kişi; vak’anüvis], KÜL-TÏGİN [komple aksioner; devletin bütün yetkilerini üstlenmiş olan kişi], ALTI YARIQ TÏGİN [6 spektrum aksionu (veya, nasibi)], SARWAARTASIDI TÏGİN [sarwaartasıdı aksionu].
Erken-Türkçe yazıtların hiçbirinde TÏGİN sözü “prens” manasında kullanılmıyor. Bu alanda şunları söylüyebiliriz:
Kraliçe Tomyrisin oğluna (yani, prense) Türkler BËGİLİK URI OĞIL [lord olmuya namzet erkek oğul] demektedirler (IID20 ve ID24) ki, bu deyim aslında “prens” añlamındadır. Ancak, Taş II’nin küzey alanı, satır 9’da geçen ULUĞ TÖRÜN sözü de “prens” añlamında kullanılıyor: TÜR[GİS QAĞAN] QIZIN, ËR-ËRTİÑÜ, ULUĞ TÖRÜN OĞLIMA ALI-BËRTİM [Türgis Hakanının kızını, er ederek, ULUĞ TÖRÜN olan oğluma alı-verdim].
Bazı Türkologlarımız TALUY sözünün de Moğulca taloy [deniz] sozünden, geldiğini bulmuşlar.
TALUY [okyanus] sözü MÖ 362 yılına kadar hüküm sürmüş olan TEÑRİTİK TEÑRİDE BOLMIŞ TÜRÜK BÏLGE QAĞAN [Tanrımız olan Tanrıda yaratılmış Türk Bïli hakanı] bitiginde geçiyor. Peki, Moğulların veya Tibetlilerin bu kadar eski yazıtları var mı? Olmadığına göre, bu sözün, Msïxa Teñriden önceleri bile cihanşümül devletler kurmuş olan, Türklerden geçmiş olması daha makul bir yorum olmaz mı?
Moğulstanı da içine alan, Türük Bïl MÖ 565’de kurulmuştur ki, bu tarihte “Moğul” isimli bir halkın varlığı bile bilinmiyordu. Buna karşılık, bütün Moğulstan Türkçe yazıtlar la dolu.
TÜPÜT [veya TÖPÜT] [Tibet] sözü ise, Urqun-Seleñe yazıtlarının en eskisinde, İÇÜÜM APAM BUUMIN QAĞAN İSTEMİ [Allahımın neslimin hanlar-hanı istemi] yazıtında, geçiyor. Fakat Tibetliler için “okyanus” kavramı yabancı. Türkler ise, bu eski çağlarda, bugünkü Çinin Büyük
Okyanus kıyılarında hükümran idiler.
Türkler bütün Avrasya halklarına terimler dağıtmış olan bir halktır, çünki onlar, ilk defa yazıyı icat ederek, büyük bir medeniyet kurmuş bulunuyorlar. Şu kitabıma bakınız:
Mirşan,K.1996; Türlü Dillerde Proto-tTürkçe İzleri;(Almanca).

7. Ïdil-Oral sözü
Rusların Volga dediği nehir Tatarstandan geçer ve Tatarlar bu nehre Ïdil ve Çuvaşlar Atıl [“AT-ÏL”den türeme!) demektedirler. Divan-ı Lügati’t Türkte Arapça olarak yazılan bu nehir adının Ëtil şeklinde okunması gerekeceği ileri sürülmektedir.
Bu isim Türkiye Türkçesinde İdil şeklinde yazılmak la beraber, Tatarcada olduğu gibi, Ïdil şeklinde okunur, çünki Türkiye Türkçesi alfabesinde Tatarcadaki _ [ï] ve _ [i] sesleri için ayrı harfler yoktur, her ikisi için de i harfi kullanılır. Meselâ, “Ankara ïli” ve “çamaşır ilmek” deyimlerindeki “ï” ve “i” sesleri için ayni bir “i” harfi kullanılır.
Rusça ____ [Ural] şeklinde söylenen dağ ismi, Tatarca ve Başkurtçada da ayni şekilde yazılır, fakat “Oral” şeklinde söylenir. Nitekim, Kazakçada da bu isim ____ [Oral] şeklinde yazılmaktadır. Maalesef bu isim Türkiyede, Ural şeklinde yazılarak, Ruslar gibi söylenmektedir.

8. ËB-BARIQ deyimi.
Erken-Türkçe yazıtlarda bu iki söz şu şekillerde geçiyor: BUNÇA BARIQIĞ ËB-ËDİZİG OZIĞ [tahakkuk etmiş olan (OZIĞ) bunca hakikî (adamakıllı) icraatları]; TABIĞAÇ QAĞANIÑ İÇREKİ ËB-ËDİZÇİG ÏTİ, AÑAR ADINÇIĞ BARIQ-OY URTURTIM [Çin Hakanı tarafından dile getirilen (yani, noter olarak yazılan) (adamakıllı) icraatınlar (yani, başarılarım) olmak üzere, bu ifadelere mahsus olarak (taşa) BARIQ-OY [ilâm] vurdurdum]; BARIQ ÏTGÜÇİ [hakikî olduğunu kanıtlayıcı; yani, noter]; BARIQIN ËB-ËDİZİN BİTİG TAŞIN [hakikî (adamakıllı) icraatlarının (yani, başarılarının) yazılı olduğu taşını]; ËBİN-BARIQIN BUZDIM [karargâh hukuklarını (yani, askerî karargâhlarını) imha ettim]; ËB-BARIQINTA ËRMİŞ ÏYİLİM [yerleşmelerinde bulunmakta olduğum]. Nitekim, K..A..Brook, 1999 yılında yayınlanan, “The Jews of Kazaria kitabında EV (yani, ËB] sözünün añlamını “settlement” [yerleşme] şeklinde veriyor (s.35).
Mirşan,K.1994; Alfabetik Yazı Başlangıcı, s.173-174.
Çin haberlerinde Çinlilerin Kül-Tïgin için bir türbe inşa ettirdikleri ve taştan bir heykel yaptırdıkları söylendiğinden (s.86), V.Thomsen, BARQ şeklinde okuduğu, BARIQ sözünü “bina” ve, BEDİZ şeklinde okuduğu, ËB-ËDİZ sözünü “heykeltraş” şeklinde manalandırmaktadır (Çözülmüş Orhon Yazıtları, s.119). Ancak, bu Çin haberlerinin hiçbir somut belgesi yok. Ayrıca, ËB-BARQ deyimi “ev-bina” şeklinde manasız bir hal alıyor.

9. YIŞ sözü.
V.Thomsen YIŞ sözünü “orman” diye manalandırıyor (Çözülmüş Orhon Yazıtları, s.136). Halbuki bu sözün manası, genellik le, “sık”:
Başkurtça: ___ [yış] (1) sık; yış ïlek [sık elek]; (2) koyu; yış qarağaylık [koyu çamlık (köknarlık)] (Başkurtça-Rusça Sözlük, Meskew 1996).
Tatarca: __ [yış, yiş]; sık, koyu; yem-yeşil alannar yışraq uçrıy başladı [yem-yeşil orman-açıklıkları (çayırlar) daha sık tesadüf edilmiye başlandı] (Tatarça-Rusça Sözlik, Meskew 1966).
Kırğızca: ___ [cış], sık, koyu (gür), baştan-başa; cış-cış [sık-sık], cış urğanday qalın toqay [sık vurulmuş gibi (yani, koyu) kalın orman] (Kırğızça-Rusça Sözdük, Moskva 1965).
Çuvaşça: kil-yış [ev halkı, aile], yal-yış [köy halkı]; yış’le [pek çok]; yış’le’lan [çoğalmak, artmak] (H.Paasonen, Çuvaş Sözlüğü; Istanbul 1950).
Oğuzca: yış bol- [sıkış-] (Besim Atalay, Divanü Lûgat-it-Türk dizini IV; 1991).
Kişilerin YIŞ [sık, koyu, kesif] halde yaşadıkları yerlerde kanun ve nizam da teessüs eder (çünki burası artık dağbaşı değildir!). Bundan dolayı, Türkler YIŞ sözünü “konstitusion” manasında kullanmış bulunuyorlar. Onların, bu söz yerine, bazan ÜYÜŞ [yığılış; yani, evlerin sıklaştığı yer] sözünü de kullandıklarını görmekteyiz: ALTUN ÜYÜŞ [halk yığını, halk sıklığı]. Bu halk yığınları şunlar: (1) ÖTÜKİN YIŞ [Geçerli Konstitusion]; (2) ALTUN YIŞ [Altay Konstitusionu]; (3) UÇIĞUY YIŞ [Lider Konstitusion]; (4) ÖKÜGİMİN YIŞ [Oral Dağları Koşma Devleti]; OQ-UDURIQIN YIŞ [bugünkü Çinin Büyük Okyanus Kıyısında bir koşma devlet).
Bütün bunlara göre, Radloff’u (ve onun etkisinde kalan V.Thomseni) yanıltan şey—YIŞ [sık] sözünün, “koyu”, “yoğun” manalarını da kapsaması dolayısıy la— Karaorman [Schwarzwald] kavramını akla getirmekte olmasıdır, herhalde.

10. BÜKLİ sözü.
V.Thomsen bu sözü “güçlü” diye manalaandırıyor (Çözülmüş Orhon Yazıtları, s.98). Ancak bugünkü Türk ağızlarından bu añlama ulaşmak mümküm değil. Meselâ,
Kırğızca: ___ [bük], bükülme, dönme yeri.[büktölüş].
______ [bükülü], bütün, bir bütün; tümü; bükülü ët [bir bütün et, et parçası]; bükülü cutup iydi [tümünü yutuverdi].
Yazıtlarımızda bu söz şu şekillerde geçiyor: BÜKLİ ÇÖLÜG ÏL [IID5, her yanı çöl olan halk; yani, Gobï Çölü halkı]; İLGERÜ, KÜN TOĞSIQDA, BÜKLİ QAĞANQA TËGİ SÜLEYÜ BËRMİS [ID6, IID8; ileriye, gün doğsuğa, doğru, bütün hakanlara kadar ordu sürü vermiş].
Nasıl ki biz “gide-gide çöle dönüştü” deyimi ile, “her tarafı çöl olan yer” añlamını kastediyor sak, BÜKLİ ÇÖL de “her tarafı (tümü) çöl” demektir ki, bu da Gobi Çölü añlamında kullanılan bir deyimdir. BÜKLİ QAĞAN ise, Kırğızcadaki büklü sözüne göre, “bütün kağanlar” demektir.
Not: Sözlerimi tamamlar ken, şunu da belirtmeliyim ki, Sertkaya Beyin “Mirşan ve amigosu” (sayı 6o,s.32), “ümitsiz vak’a” (sayı 61, s.33); “Çinceyi bu kadar iyi ananızdan mı öğrendiniz?” (sayı 61, s.28); “karizması yok ki” (sayı 62, s.29) gibi hakaret edici sözleri dolayısı ile teessüf ederim.

KAYNAK: Orkun Dergisi Sayı 68


About this entry