Türk Uygarlığı

ADINA “Dünya” dediğimiz bu küçücük gezegende, Türkler; uygarlığa katkılarıyla adlarından söz ettiren, uygarlığı şekillendiren, duygulu ve dürüst insanlardır.
Tarih sahnesine hemen hemen ilk olarak adımını atan ve uygarlık tarihine adlarını yazdıran uluslardan biri “İskit”lerdir. İskitler de, diğer Türk boylarında olduğu gibi madencilikte ileri idiler. Yine birçok Türk boyunda görüldüğü gibi ceket, pantolon ve çizme giydiler. İskitlerin soyutlama yöntemleri ve biçemleme (stylisation) çalışmaları, gerçek bir Türk sanatıdır. Zaten İskitler de Türktür. Bir İskit kralı, çevresine “Kardaşlarım” diye seslenmiştir. Kardaş ya da kardeş sözcüğünün karındaş sözcüğünden gelen Türkçe bir sözcük olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı?
Yine, Sümerler; uygarlık tarihinin kaydettiği birkaç ulustan biridir. Son yıllarda Türk dili ile Sümerce arasında çok yakın dil ilişkileri saptanmıştır. Bu arada Avrupalıların Sümer uygarlıklarından bol bol yararlandıklarını söyleyelim.
Şimdi; dürüstlüğünden bir an olsun kuşku duymayacağım bir değerli yazarımız, “Türkler bilim ve sanat dünyasına çok az sayıda kişi armağan edebilmişlerdir” diyor. Bu sevgili yazarımızı böyle düşünmeye iten, onda böyle bir kanının uyanmasına yol açan nedenleri irdeleyelim.
Türkler, çağlar boyunca güzel doğa parçalarında yaşadılar. Bilinen en eski çağlardan bu yana yerleşik yaşama geçebildikleri ve özgün bir uygarlık yaratabildikleri için doğal olarak komşularının ve henüz yerleşik düzene geçememiş diğer toplulukların -ki bu toplulukların da bir bölümü Türk idi- ilgi odağı oldular. Sık sık düzenlenen akınlarla Türk yurtları yağmalandı. Türkler yüzyıllarca komşularıyla ve göçebe toplumlarla savaştılar. Daha doğrusu onlarla savaşmak zorunda kaldılar. Bu arada Türkler, kendileriyle de savaştı. Evet, yanlış okumadınız. Türkler zaman zaman içten bölündüler ve kurdukları onca uygarlığı yine kendileri yıktılar. Bu olgu; yadsınamaz, dürüstçe onaylamamız gereken bir olgudur. Hiçbir şekilde karşı çıkamayacağımız bu gerçek, bugün de karşımızda duruyor. Ama, bu içten bölünmeler; Türklerin yeni yeni uygarlıklar kurmalarına örnek olarak bir Selçuklu Uygarlığının doğmasına, bir Osmanlı Uygarlığının doğmasına engel olamadı. Çünkü, Türklerde devlet kurma geleneği diye bilinen çok güçlü bir gelenek vardır. Eğer Atatürk, -deyim yerindeyse ikinci atamız- Türk olmasa idi ve Türklerin bu güzel geleneğine sımsıkı bağlı olmasa idi, Kurtuluş Savaşı sırasında bir ara Yunanlıların Anadolu içlerine doğru tehlikeli bir şekilde ilerlemeye başlamaları nedeniyle “Ben bir elime bayrağımı, bir elime tabancamı alırım; Elmadağı’na çıkarım; oradan son kurşunuma kadar, kanımın son damlasına kadar vatanımı savunurum ve şehid olurum” diyebilir miydi? Ve sonsuza dek yaşayacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri bu denli sağlam atılabilir miydi?
Biz yine tarihe dönelim. Tatlı bahar yellerinin okşadığı zümrüt yeşili çayırlar, binbir çiçeğin bezediği ve kokulandırdığı yaylalar, Tanrı Dağları, Altay Dağları ve Sayan Dağlarının eriyen kar sularıyla beslenen sulak, bereketli vadiler, tarım havzaları, Türklerin anayurdu oldu. Türkler buralarda koyun-keçi besleyerek, ata binerek, kopuzlar eşliğinde ezgileriyle, türküleriyle bozkırları şenlendirerek, bazen de ağıtlarıyla duygu dünyalarımızı zenginleştirerek yaşadılar. O nedenle dünyanın en eski halısının çift düğümlü bir Türk halısı olması rastlantı değlidir. Türk diline olağanüstü güzellikte bir incelik kazandıran ve o yüzden şiirleri, deyişleri, dizeleri gelişmiş batı dillerine bile tam olarak çevrilemeyen bir Yunus Emre; bizleri duygular dünyasının doruklarında gezdiren bir Âşık Veysel bizdendir, Türktür. (B.B.C.’de bir sunucu, bir anma günü nedeniyle, “İçten duygularımı ve İngilizlerin ortak yasını, en iyi bu ezgiler dile getirebilir” diyerek Âşık Veysel’in bir türküsünü radyoda yayımlatmıştır.)
Biz yeniden tarihe dönelim: Göktürkler, Uygur Türkleri, Hun Türkleri ve Çin’e yerleşen diğer Türkler, günümüz üretim bilgi ve yöntemlerini geride bırakan ve çağların ötesine sarkan üretim bilgi ve yöntemleriyle ve buluşlarıyla köklü bir uygarlık olarak bilinen Çin Uygarlığının temellerini attılar. Nitekim Orta Asya kurganlarında bulunan (höyük-tümülüs) biblo gibi şık, zarif, dekoratif, sanatsal buluntular; halı ve kilim şekillerini andıran süslemeleriyle üzerlerine işlenmiş araç tasarımlarıyla izleyenlere parmak ısırtmıştır. Yine aynı şekilde Orta Asya’da Türk uygarlığını araştıran ve bu konuda çalışmalar yapan Batılı bilim adamları “Balbal” adı verilen üzeri Türkçe yazılı taşların anıtsal görünümleri karşısında son derecede büyülenmişler ve “Bizler masallar dünyasından geliyoruz” diyebilmişlerdir.
Daha sonra Türklerin bir bölümü Hindistan yarımadasına sarktılar. Orada bir Türk-Hint uygarlığının doğmasına neden oldular. (Taç Mahal’in süt beyaz mermerleri hiç görülmeden betimlenebilir mi?)
Son göç dalgasıyla ön Asya’ya ve Akdeniz havzasına inen Türkler, (Peçenekler, Kumanlar, Uzlar-Oğuzlar) öncelikle, İslâmiyeti içten kemiren bölücü, zararlı ve sapık akımları yok ettiler. Daha sonra Haçlı orduları ile savaştılar. Böylece Türkler hem İslâmiyeti korudular, hem de özellikle Endülüs Emevîleri ve Abbasîler döneminde parlak bir İslâm uygarlığının doğmasına neden oldular.
Eğer, Araplar bir zamanlar bilimde-sanatta (astronomi, denizcilik-gemicilik, matematik, tıp, mimarlık) ileri gitmişler ise söz konusu başarılarını; Arap adları alan o yüzden de Arap olduklarına inanılan ama aslında Türk olan değerli bilim adamlarına borçlu olduklarını unutmasınlar. Bir örnek vermek gerekirse, İbn Sînã; gözle görülemeyecek denli küçük canlıların da olabileceğini ve onların da hastalık yapabileceğini düşünen ve deneyleyen değerli bir Türk bilim adamıdır. Zaten, Kıpçak ve Karluk Türklerinin bir bölümü dışında Türkler, Araplarla kaynaşmamışlardır. Türk yöneticiler, askerler ve bilim adamları kendi aralarında Türkçe konuşmuşlardır. Söz İbn Sînâ’dan açılmış iken şunu da söyleyelim. Türkler, çağlar boyunca temizliğe önem vermiş bir millettir. O yüzden, hamam sözcüğünün bütün dünya dillerinde “Türk” adıyla başlaması bir rastlantı değildir. (Turkish bath-bain Turc)
Ne yazık ki, Türklerin Arap uygarlığına katkıları, İmam Yahya adında bir Arabın Yemen’de ayaklanmasıyla ve Yemen’e gönderilen elli bin saf, temiz Anadolu çocuğunun orada şehid edilmesiyle ödüllendirildi!
Gelelim günümüz dünyasına ve Türkiyemize… Yine cennet gibi bir vatanda yaşıyoruz. Yine içte ve dışta sayısız düşmanımız var. Üst düzey bir güvenlik yetkilisinin bir değerlendirmesine göre, Türkiye’de bilinen yüzden fazla yıkıcı, bölücü yeraltı örgütü yine en büyük tehdit unsurunu oluşturmakta. Bizler, bütün bunlarla boğuşmaktan, bırakın bilimle uğraşmayı; bırakın bir yöremizi yerle bir eden körfez depreminin yaralarını sarmayı; bırakın kuraklıkla savaşmayı; atalarımızın kanlarıyla sulanan bereketli topraklarımızı çöle çeviren bir erozyona karşı bile yurdumuzun süsü olan ormanlarımızın acımasızca yakılmalarına karşı bile gerekli olan önlemleri alamıyoruz. Daha doğrusu bu önlemleri alacak zamanı bulamıyoruz. Ama tüm bu olumsuzluklara karşın, yine de bilim dünyasında Türklerin her zaman saygın bir yeri olmuştur. Yine yüzlerce Türk bilim ve sanat adamı; buluşlarıyla ve yapıtlarıyla bilim ve sanat dünyasını renklendirmeyi sürdürmekteler.
Özverili çalışmalarıyla bilim dünyasında çığır açan bir Oktay Sinanoğlu; kitapları, dünya üniversitelerinde ve bilim kuruluşlarında ilk ve tek ders kitabı ve başvuru kaynağı olarak belirlenen, beyin uzmanı bir Gazi Yaşargil, bilim dünyasında da bayrağımızı dalgalandıran yüzlerce Türk bilim adamından yalnızca bir kaçıdır.
Yazımı gençlere vereceğim küçük bir öğütle tamamlamak istiyorum.
Sevgili gençler;
Eğer, damarlarınızda atalarımızın soylu ve temiz kanını taşıdığınıza inanıyorsanız, bilime de inanınız ve okumayı – yazmayı çok seviniz.

KAYNAK: Hikmet ERSAN


About this entry