Türk’ün Çok Eski Tarihi Hakkında Araştırmalar ve Gerçekler

Belli ki birçok kimse Türklüğün en eski çağlarını öğrenmek istiyor. Ama ne olur, onları düş kırıklığına uğratmayalım; kesinlik kazanmış gibi olan konulara (Sümerlerin ve Etrüsklerin Türklüğüne, Kızılderili medeniyetlerinde Türklerin payı olduğuna) şüpheyle bakmalarına sebep olmayalım.

Alaca karanlık bir çağda ÖN-TÜRKLER. Bunlar kimdi? İyi araştırılıyor mu? Bilmem “Kâzım Mirşan” adını duydunuz mu? Duymuş olabilirsiniz, çünkü bir iki tane onun tanıtımını menfaatsiz ve canla başla yapmaya çalışan dostlarım var. En son olarak ona Türk Dünyası Araştırmaları Vakfında 27 Ocak 2001’de “ÖN-TÜRKLER” konusunda bir konuşma yapmasını sağladılar. Davet ettiler, o da, sağolsun, bir gün evvel evime kadar gelip konferans metnini bana bıraktı. Çok istedim ama gidemedim (belimden rahatsızdım). Halbuki çok isterdim. Çünkü bu konular (Orkun okuyucularım bilirler) beni çok ilgilendiriyor: Etrüskler, Sümerler, Buzul çağı, Ön-Türkler, İlk-Türkler…vs.

NERDEN BU İLGİ?
Sade meraktan da değil. Eğitiminin (formasyonumun) ve araştırmalarımın bir kısmı o alanlarla ilgili.
Konuya tam girmeden önce, hem benim, hem de Kâzım Mirşan’ın geçmişi hakkında birkaç söz; benim konuyla ilgili çalışmalarım ve araştırmaların şöyle: 1939’da “Sorbonne Üniversitesinde “Proto-Histoire” (Ön-Tarih) ve Antropoloji dersleri almıştım. Taş Çağında ecdadımızın nerede olduklarını, ne yaptıklarını merak edip durmuşumdur: daha önce de Atatürk’ün önderliğinde başlayan 1. Türk Tarih Kongresi’ne dinleyici olarak gitmiştim (Hukuk ve Psikoloji eğitimim daha sonradır).
1941’de “La République” gazetesinde Sümerlerin ve Etrüsklerin Türklüğü hakkında Fransızca dizi yazılar yazmış, 1970’te Amerika’da “Turkish-American Encyclopedie Digest”in 1. cildinde İngilizce olarak aynı konuları işlemiştim. Ve Türklerin Menşei ile ilgili olarak, başta Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı dergilerinde (meselâ Nisan 1988 sayısında), Orkun’da sık sık ve 1989’da çıkan “BİZ KİMİZ?” kitabımda da üzerinde durmuştum. Türkoloji Kongerisinin birinde de Atatürk’ün vefatından beri bu konularla ilgilenen bilim adamlarımızın azlığından ve ihmallerinden şikâyetçiydim. Rahmetli Prof. Zeki Velidî Togan’la, (1944’de hapiste bile), rahmetli Prof. Sadri Maksudî’nin kızı tarihçi ve büyükelçi merhume Âdile Ayda ile (Âdile Hanımın Etrüsklerin Türklüğü hakkında 1974’de Türkçe, daha sonra da Fransızca eserleri dolayısıyla) sohbet eder avunurdum.
Ve birden, 1970’lerde (fakat asıl 1990’dan sonra), Kâzım Mirşan, Halûk Tarcan ve Selahi Diker adlı 3 araştırmacının yazı ve konferansları dikkatimi çekmeye başladı. Çok sevindim. İzmir’de yaşayan sayın Diker’le telefonla temasa geçtim. Türk dili ve Sümerler hakkındaki 1996’da ve 2000’de basılmış 550-850 sahifelik kitaplarını bana yolladı.
Geçen sene Turgay Tüfekçi arkadaşım, beni ve Prof. Orhan Türkdoğan’ı yakaladığı gibi Halûk Tarcan’ın konferansına götürdü (o zaman belim ağrımıyordu!)
Tarcan’la orada tanıştık, bazı sorularıma cevap vermesini istedim, pek tatmin olamadım doğrusu.

Kâzım MİRŞAN’la Tanışma
Şimdi gelelim Kâzım Mirşan’a. Onu gökte ararken yerde bulmuştum! Benim Bodrum Gölköy’deki yazlığımın hemen yanındaki Türkbükü’nde yaşıyormuş. Davet ettim. Lûtfettiler geldiler. Saatlerce sohbet ettik, bir hayli de ilmî münakaşa. Benim “delil, kanıt” diye tutturuşum galiba biraz canını sıktı.
O arada bir şey keşfettik: gençliğimde, Kâ zım Mirşan’la da, Selâhi Diker’le de tanışmışız. Onlar bana hatırlattı- bu da onları 80’likler klübünden yapıyor, çaresiz!
Bu eski tanışıklıkları veya rastlanışları kurcalarken canımı sıkan bir ayrıntıyı farkettim. Kâzım bey bana, bizim (yani 23 Türkçünün) 1944 olayları dolayısıyla yargılanmamız sırasında savcı tarafından tanık olarak mahkemeye çağrıldığını söyledi, veya yaşı sebebiyle, ağzından kaçırdı.
“Niçin? Ne oldu?” diye sordum ve cevabını beklerken pürdikkat kesildim. Onu bana getiren Turgay Tüfekçi de oradaydı.
“Sadece sanıkları gösterip “bunları tanıyor musun?” dediler, ben de, “Biri hariç, hepsini tanıyorum” dedim” dedi.
Gene sordum:
“Kimdi o tanımadığınız?”
“Hatırlayamıyorum” dedi gene.
Asıl mühim olan soruyu sordum:
“Peki, tanık olarak ne söylediniz?
Cevabı garipti:
“Hiçbir şey” dedi.
Ben, “ifadeniz için çağırmışlar, nasıl olur?” diye ısrar edince lâfı değiştirdi.
Birden kafamda 56-57 yıl öncesinin mahkeme günleri canlandı. Savcının, aleyhimizde ifade versinler diye çağırdığı 5-6 kişi vardı. Bazılarını iyi hatırladım: Prof. Zeki Velidî Togan aleyhine konuşan Başkurt Ziya Özkaynak ve bir Tatar, Atsız aleyhinde Cemal Oğuz Öcal, benim aleyhimde de yarı sağır sarışın bir genç. Acaba o Tatar, Kâzım Mirşan mıydı? Kendisinin Kazan Tatarı oluşu kafamda bir bağlantı kurdu ve kuşkulandım. O zaman da lânetler okumuştum, nasıl olurdu da bir Dış Türk, Türkçüler (savcının deyimiyle “Turancılar”) aleyhinde şahadet ederdi?
Ama günahını almayayım. O Tatar, bu Tatar Mirşan olmayabilir. Gene de neye tanıklık ettiğini neden söylemiyor? Mahkeme zabıtlarım bir meşin çantada; Boğazköy’deki çiftliğimin deposundaydı. Adapazarı depreminde yıkıldı, yağmurlar her şeyi mahvetti. Epeydir bir şeyleri kurtarmaya çalışıyoruz. Bavulu kurtarırsak o meçhul tanığın kimliğini tesbit edebileceğim. O zamana kadar Mirşan masum sayılır.

İDDİA MI, TEZ Mİ, BOŞ LÂF MI?
Gelelim “Ön-Tarih” tezlerinden beraat eder mi sualine; bu yakın tarihi değil, bilimi ilgilendirir ayrı bir mesele.
Önce şu “formasyon” sorusu var.
Kâzım Mirşan da, Selâhi Diker de, Halûk Tarcan da ne tarihçi, ne dilbilimci (lenguist veya filolog), ne paleo-piklografist (yani çok eski çizgiler uzmanı), ne antropolog, ne de gümüzün olmazsa olmaz gen-bilimcisi. Halûk Tarcan Paris’te yaşayan bir müzikolog (musiki bilimcisi). Mirşan’la Diker mühendis. Bu son ikisinin kitaplarını nedense bir yayınevi değil, kendileri artırdıkları paralarla basıyorlar. Büyük fedakârlık doğrusu (bu arada şunu da belirteyim ki Diker mühendis ama, Sümerler kitabı çok değerli bir araştırma).
Kâzım Mirşan’ın yadırgadığım bir davranışı, kendisi gibi o konular üzerine yazanlara ve konuşanlara kızması, “benden aldılar, kaynak göstermeden kullanıyorlar” demesi. Hatta Etrüsklerin Türklüğünü Fransızca ve Türkçe eserleriyle Mirşan’dan önce ortaya çıkarmış olan merhume Âdile Ayda için de aynı ithamı yaptığını duyduğumda beni çok şaşırtmıştı. Halbuki kendisi aynı şeyi yaptığı – aslında diğerleri de- benim bu konuları Türkiye’de, Fransa’da, Amerika’da işleyişimden Kâzım bey kaynakçasında hiç yazmıyor – belki de görmediği için olabilir (ama görenlerin ve bilenlerin de bana bunu sık sık yaptıkları için alıştım artık!)
Bunlar bir tarafa, Mirşan’ın tezleri ne derece ilmî temellere dayanıyor suali var.
Onun varsayımlarının doğru çıkmasını canıyürekten istedim demiştim. Onun için de yazdıklarını dikkatle inceledim, notlar almaya çalıştım. Ama çok zorlandım.
Bir kere uslûp ve anlatım açısından. Meselâ, 27 Ocak tebliğinin yazılı metnini ele alalım. Daha ilk sahifeden takıldım. Bir sürü, eski Türk Dil Kurumu’nun başkanı Agop Dilaçar’ın icadı “Uydurukça” dediğimiz kelimelerle dolu. Bir iki misal: “Esönük olarak (meselâ) iye olma… erngediklerini (teşkil ettilerini)… ve bir de şu: “prosessual imanın esasını koparıp… subordine bir ordu sürerek… ikiti etigmiş bil (2’ye bölünerek yönetilen commonwealth) körkünde…” vs. vs. Parantez içindeki Fransızca izahlar da izah etmiyor ki!
Bazı sözcükler ise Tatar lehçesinden (Kâzım bey Kazan Tatarı) kökenli ama, lehçeleri karıştırması anlayışı zorlaştırıyor.
Bu tebliğleri, diğer kitap ve makalelerini de taraya taraya bir sonuca varmak istedim. Baktım, ağırlık, “ilk alfabe”, niteliğindeki mağara duvarında kazılı çizgilerin deşifre edilmesi, okunması ve Türklere maledilmesi.
•••
Başkurdistan’daki Şölgentaş Mağarası yazılarının tarihi M.Ö. 16.000’ler olarak verilmiş. Yani Buzul Çağının sonları ve Paleolitik (Kaba Taş)-Mezolitik (Orta Taş) devirleri.
Kanıtlansa, bunlar çok önemli sözler: en eski yazıyı biz Türkler, 6000 yıl önce, Mezopotamya’dan da önce, Başkurdistan’da yazmış oluyoruz!
Ama ne yazık ki bilimsel gerçekler farklı. Çizgilerin bir kere yazı olduğu kanıtlanamadı. Daha çok dekorasyon, belki de avladıklarının sayısı. Daha da önemlisi, o çağlarda yeryüzünde çok az insan ve sadece 3-4 “ana ırk” vardı. Bulunan fosillerin – o bölgedekilerin de hepsi “dolikosefal” (uzun kafataslı) idi. “Magdalenyen: Eskimoid” ırkın kemikleri bulundu “Brakisefal” (yuvarlak kafatası) özellikli Türklerden, hattâ ecdadımızın bir kolu olan Alpin soyundan bile bir iz bulunamadı (ilk Alpin’ler 10.000 yıl önce, Cilâlı Taş çağında, Ön-Türkler ise 7000 yıl kadar önce ortaya çıkmışlardır). Onun için o çizgileri çizenler Türkler olamaz.
Hadi diyelim ki bizimkiler o çizgileri çizdi, fakat kemikleri bulunamadı. Olur öyle şeyler. Ancak çizgilerin okunmasının inandırıcı olması lâzım. Eski (paleo) dil-bilim ve arkaik yazı-bilim kurallarına uyması gerekir. Belki Mirşan daha başka bir metot kullanarak bunları çözmüştür. O zaman bu metodu açıklayıp şifresini nasıl çözdüğünü göstermelidir. Aksi takdirde, “ben okudum, öyledir” dersek, “şeyhin kerameti kendinden menkul” olur ve inandırmaz. Hele 31. sayfada, öküz resminin çenesinin “EL AT” harfleri olduğu iddiası pek çok soruyu cevapsız bırakıyor.

ETRÜSKLERİN ANADOLU’DAKİ İZİ Mİ?
Aynı metot karmaşası Anadolu’da Çifteler-Yazılıkaya (Eskişehir) yazıtlarının okunuşunda da insanı üzüyor. “Etrüksler” kitabının 15. sahifesinde, Gordion mezarındaki yazı için de “Etrüskçedir, Yunanca değil” diye kestirip atıyor. Keşke diyorum, bunları ilmî disipline uygun şekilde ispatlasa ne çok şey kazanırdık! Ve sadece Yunan kaynaklarıyla yetinmezdik. Roma medeniyetine çığır açan Etrüsklerin (doğru adlarıyla Rasena’dan türeme Tursk’ların) Anadolu’nun Ege kıyılarından geldiklerini eski Yunan tarihçilerinin bazısı yazmıştır, ama kanıt bulunmamıştır. Romalı ve şimdiki bazı Batılı tarihçiler ise “Etrüskler Anadolu’dan gelmedi. İtalya’daki yerli topluluklardan biridirler” diye iddia ediyorlar.
Yıllardır, “Sümer’den gelme, Ege’den göçme Türk Etrüsk” tezini savunurken sadece – o da çok az- dil benzerliklerine, kültür unsurlarına ve heykellerdeki hafif çekik gözlü tiplere dayanıyoruz. Bir de Bozkurt sembollerine. Üç yıl önce Floransa dışında arabamla giderken kayaların üstünde iki bozkurt heykeli görünce öyle bir fren yaptım ki nerdeyse arkamdaki otomobil çarpacaktı. Bu Etrüks heykellerinin fotoğraflarını çektim, sonra Orkun’da bir yazımda yayınlandı.
İşte Etrüsklerin Türklüğü beni öylesine heyecanlandırıyor. Kâzım Mirşan, onların yazılarıyla da bize ve Anadolu’ya bağlarını ilmî şekilde ispatlarsa tabiî ki hepimiz seviniriz.

TARİHÇİLERİMİZİN “ES” GEÇİŞİ
İsterdim ki “Ön-Türkler” konusunda uzman olan bir avuç tarihçimiz, Mirşan’ı yokmuş gibi -tabirimi maruz görün- “es” geçeceklerine tezlerini ele alsınlar ve ciddî bir ilim disiplinine tâbi tutarak doğruluk derecesini bulsunlar.
Ama bunu yapmıyor, Kâzım Mirşan’dan uzak duruyorlar. Ben, 27 Ocak günkü konuşmasına katılamayınca, yorumlarımı yazdım, Turan Yazgan dostuma telefonla haber verdim ve arkadaşımız Deniz Yiğit hanımın, söz verilirse, okuyabileceğini bildirdim. “Tâbiî, iyi olur” dedi. Ne var ki okunamamış, “toplantı yöneticisine verin” denmiş, o da Mirşan’a vermiş, iş orada kapanmış.
Ama kapanmamalıydı.
Duyduğuma göre toplantıya hiçbir Türkolog ve tarihçi katılmamış, âdet olduğu şekilde sorular da sorulmamış. Gelenler de Türkçü ve milliyetçi dinleyicilermiş. Belli ki Türklüğün en eski çağlarını öğrenmek istiyorlar. Ama ne olur, onları düş kırıklığına uğratmayalım; kesinlik kazanmış gibi olan konulara (Sümerlerin ve Etrüsklerin Türklüğüne, Kızılderili medeniyetlerinde Türklerin payı olduğuna) şüpheyle bakmalarına sebep olmayalım. Bilmem Kâzım Mirşan o konferansında, Altamira ve Lascaux(*) mağara resimlerini de Türkler çizdi dedi mi? Ya da, “UFO’larla gelen uzaylılar yazdı” lâfını, uyarmama rağmen, ağzından kaçırdı mı? İşte böyle gayrı ciddî iddialardır yerli-yabancı uzmanları omuz silktirip uzaklaştıran.

ASIL GEREKLİ KONULAR
Sn. Mirşan’ın gayret ve fedakârlıkları heba olmasın. Bu gereksiz abartmalar yerine, Ön-Türkler’in insanlığın ilk yazısını, tekerleği, hayvan evcilleştirmesinİ, matematiği, takvimi ve daha nice buluşları icat ettiğinin yeni delillerini araştıralım, bulup yayalım. Hem “İlk insan”lara bağlanmayı neye isteyelim ki? 7000-10.000 yıl önce ortaya çıkan Ön-Türkler, Kaba-Taş devrinin ilkel insanlarından daha gelişmiş, yepyeni bir türdüler.
•••
Ciddî paleo-tarihçi uzmanlarımızdan bir ricada bulunarak bu yazımı bitirmek istiyorum.
Irkî-millî kimlikler artık sadece arkeoloji veya dilbilimle çözülmüyor. Hem yeni teknikler çıktı, hem de birçoğunun bir arada kullanılması zorunluluğu, Fizik ve Sosyal antropoloji, zaman tespiti için (pek de yeni olmayan, fakat hâlâ geçerli) radyokarbon C-14 analizi, arkeoloji, paleo-lenguistik ve ele geçirilmişse, DNA testleri. Artık bir tek disipline dayanarak, “şu uygarlık, şu toplum şu soya aittir” gibi fetvalar ilmî sayılmıyor. Ekrem Akurgal ve Bozkurt Güvenç beylere bilhassa hatırlatmak istedim. Bu kadar çok “ilim-disiplin” şartları karşısında ben de kendi haddimi biliyor, artık her şeyi ihtiyat kaydıyla söylüyor, gerçek ve yeni uzmanlardan medet umuyorum.

(*) 18.000-27.000 yıl öncelerine ait olan bu arkeoloji buluşları, fosilleri de bulunan Cro-Magnon ırkına aittir: hemen hepsi 1.90-2 metre küsur boylu, çok uzun kafataslı (dolikosefal) ilk insanlar. İlkel ama, şahane mağara duvarı tabloları yaratmışlar!

KAYNAK: Prof.Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN


About this entry