Kızılderililerin Türklerle Hiçbir İlgisi Yokmuş

Konu, “Aksiyon” dergisinin 22 Ocak 2000 tarihli sayısında “Kızılderililer Türk değil!” koca başlığıyla çıkan yazı.

“Kızılderili konusu= Oğuz Türkkan” kanaatı yaygın galiba ki, “ne dersiniz?” şeklinde telefonlar geldi, Altan Deliorman o yazıyı faksladı, makalenin sahibi Haşim Söylemez de, sağolsun, “ellerinizden öperim” notuyla dergiyi bana ulaştırdı. Haşim Beyin yazısı, Doç. Dr. Engin Beksaç’ın “birçok” kitabına dayanıyor. O “birçok” kitap hakkında şu kısa dönemde bir bilgi bulamadığım için, ana koynaklara dayanarak yazmak âdetim olduğu hâlde, mecburen Aksiyon’daki makalenin naklettiklerine dayanarak birkaç eleştiri yapacağım. Yani tenkitlerin Aksiyon’un yazarına değil, Doç. Dr. Engin Beksaç’ın iddialarına olacak.

Eksik Araştırma Huyu

Önce defalarca belirttiğim bir hayretimi tekrarlayarak başlayacağım. Bizde “araştırmacıların” çoğu, araştırdıkları konuyu iyi araştırmadan, kaynakların çoğunu görmeden kaleme sarılıyorlar. Meselâ doçent dostumuz, makaleye göre, “yıllardır Kızılderilileri araştırmış, pek çok kitap ve makale yazmış bu konuda.” Fakat ne Dumesnil’in (bu Fransız oryantalistin adını da yanlış olarak hep “Dumuzi” şeklinde yazıyor) Kızılderililerdeki 300’e yakın Türkçe kelimeyi tesbit ettiği “Journal Asiatic”deki araştırmasını görmüş, ne Philadelphia Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmış olan Prof. Nedim Tuna’nın yazılarının farkında, ne kilim motiflerinin çok güzel bir mukayesesini yapan Fatma Pamir’in 1964’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin “Akademi” dergisindeki resimli incelemesinden haberdar, ne de -hadi bu kaynak kervanına kendimi de katayım- 3. baskısı yeni çıkan, fakat ilki 1999’da basılan “Kızılderililer ve Türkler” kitabımdan (E Yayınları).(1)

Doçent’in kitaplarını bulamadığım hâlde benim kitabımı hiç görmediğini nasıl bildim, biliyor musunuz? Çünkü onu okumuş olsaydı, tezlerinin yanlışlığının, delillerini (kanıtlarını) orada apaçık görür, o şekilde yazmazdı.

Bu konuda kesin konuşma cesaretini çok eskilere varan çalışmalarımdan alıyorum.
1940’lardan beri (60 yıldır!), önce Fransızca olarak La République’de çıkan yazılarımla, sonra Amerika’da yayınlanan “One America” kitabındaki tezlerimle (1954) ve gerek dış ülkelerde, gerekse Türkiye’de Kızılderililer hakkındaki pek çok yazılarımla – ve hem ABD’de, hem de Meksika’da Kızılderililer arasında bulunarak-onların Türklerle olan benzerliklerini belirledim.

Benzerlikler Nedir, Neyi Kanıtlar?

Önce hemen şunu belirteyim: Ben, Kızılderililerin Türk olduklarını iddia etmiyorum. Birçok yazıma, “Kızılderililer Türk değildir” diye başlamışımdır. Aksiyon’daki makalenin başlığı gibi! Peki öyleyse sayın doçentle ihtilâf konumuz ne? Önce mutabakat: Millî-ırkî kimlik, fertlerdeki “aynı anne-babadan doğmuş olmak” şartıyla belirlenir. Yani Kızılderililer, Özbeklerden, Kazaklardan, Azerbaycanlılardan… vb. farklı olarak, bizimle aynı atadan gelme değildirler. Daha çok, Macarlar gib , “amcaoğlu” durumundadırlar (zaten hep o tabiri kullanıyorum: Orkun’un Nisan 1998 sayısında da: “Amcaoğulları Kızılderililer”). Arjantin’de Lappata Üniv. araştırıcıları ve ABD’de Kansas Enstitüsünden A. Bergen, Doğu Asya’da Yenisey ve Altaylardaki Türklerin kromozomlarındaki (Y) özelliğinin bütün Kızılderililerdekinin aynı olduğunu bulmuşlardır(2)

Kızılderililerin bizimle (yani Türklerle) ilişkisi iki türlü olmuştur. Birincisi 9-10 bin yıl öncesindeki “Türk” insanının doğuşuyla ilgili; biz, Batı’dan (Ural dağlarından) Aral gölü taraflarına göçen Alpin ırkından bir kolla, Sibirya’dan ve Altaylardan aynı bölgeye göçen Kızılderili (Amerind) ırkının koluyla “evlenmeleri” sonunda doğmuşuz. onun için Kızılderililerle Türkler “Kuzen (yeğen)” şeklinde akrabadırlar.(3)

İkinci ilişki, doğrudan doğruya “Türk” kimliğiyle birkaç defa Kızılderililerin arasına katılmamız olayıdır.

Atlas Okyanusu’nu Geçen Türkler

Uzun zamandır akla bile gelmedi ama – ben bile 1969’da Meksika’nın Etnoğrafya Müzesi’ne gidip de “Olmek” uygarlığının heykelciklerini görünceye kadar bu yollu ilişkiyi düşünmemiştim- fakat o Olmek eserleriyle İtalya’da gördüğüm Etrüsk heykelcikleri arasında, aynı atölyeden çıkmış kadar bir benzerlik vardı! Bir ikisinde değil, raf raf sergilenen hepsinde (ardından, yan odada bir de bütün bir duvarı kaplayan taşa kazılmış “12 Hayvanlı Türk Takvimi”ni görünce neşeme diyecek yoktu! Ama bu, birincisinden daha başka bir temasımızın ürünüydü; ona da geleceğim). 1969’da Olmek-Etrüsk bağlantısını Roma Üniversitesi’nden Prof. Baltone de yazmıştır.

Olmek-Etrüsk bağlantısı aklıma hemen Norveçli arkeolog Thor Hyerdahl’ın “Ra I” ve “Ra II” sallarıyla kanıtlamaya çalıştığı tezin bir “varyantı”nın daha makul olabileceği fikrini getirdi. Daha önce “Kon-Tiki” macerasıyla ün kazanan Hyerdahl, Mısırlıların M.Ö. 1200’lerde Cebelitarığı aşıp Atlas Okyanusu yoluyla (bir akıntının yardımıyla) Meksika’nın Vera Crus körfezine ulaştıklarını ve Kolomb öncesi Kızılderili medeniyetlerini (özellikle İNKA uygarlığını) başlattıklarını tam da o sırada ileri sürüyordu. İlkel bir sal yapıp Meksika’ya kadar bizzat gitmişti. (Ra I batınca ikincisini inşa etmişti) ve böylelikle tezini kanıtladığını söylüyordu.

Evet, bir şeyi kanıtlamıştı: M.Ö. 1000’ler gibi eski bir çağda bile Akdeniz’den ve Atlas Okyanusu’ndan deniz yoluyla Amerika’ya kadar gidebilmek mümkündü.

Kanıtlamadığı öteki konuyu 1970’de Paris’te tanıştığımızda tartıştık. Mısırlıların öyle tekneler yaptıklarını biliyorduk ama bir tek bu, delil sayılamazdı. İnka, Olmek ve diğer Kızılderililerde hiç “mısırca” sözcüğe rastlanmış mıydı? Hayır. O devir Mısırlılarının bir şaşmaz antropolojik yapıları siyah saçlarıydı; oysa, bizzat Hyerdahl’ın daha önce (1952, XXXV ve XXXVI) da yayınladığı “Indians in the Pacific”deki İnka öncesi krallarına ait saç kalıntılarının renkli fotoğraflarında bunların çoğu Mısırlılarda hiç görülmeyen “kahverengi”nde idi. Destanlarında, işleme motiflerinde… vb. hiçbir Mısırlılık izine rastlanmıyordu. Oysa Kızılderililerin dilinde 300’den fazla, çok aşikâr Türkçe kelime vardı; Türklerde siyah saçla birlikte kahverengi saç da vardı; motiflerde, destanlarda hele İnka’ların “Kapak-tokon” efsanesinde Türk semboller çoktu.

Norveçli arkeologun Türkoloji bilgisi olmadığı için hayretle dinlemişti. Bir tek itirazı Mısır-Maya-Aztak piramitlerinin benzerliği noktasında olmuştu. Ama, demiştim, Kızılderililerin yaptığı ehramlar, Mısırlılarınkinden çok, Sümerlerin “zigurat”larına benziyor; Sümerler de Türk kökenli (Etrüskler de) ve herhalde RA II gibi Atlas Okyanusu’ndan Meksika’ya gidenler de Mısırlılar değil, bu Etrüsklerdir.
Norveçli arkeolog, “araştırılmaya değer ama benim alanıma girmez” deyip kurtulmuştu. Bu tartışmayı ona bilahare mektupla iletmiş, New York’ta verdiğim konferans dolayısıyla da N.Y. Times’in Bilim eki 1963’te bir harita yayınlayıp, Kolomb-öncesi Amerika’ya gelen “diğer” kavimler içinde en eskisinin Türkler olduğunu belirtmişti(4)

İşte, “Türk” kimliğimizle Kızılderililerle en eski temasımız, Mısırlı tarihlerin “başı tüylü korkunç Turska korsanları” dedikleri E- Trüsklerin bir kolu yoluyla olmuştur. Daha sonra, Hun Türklerinin de tıpkı en eski Kızılderililer gibi, Bering Boğazı yoluyla geçmiş olacaklarını sanıyorum, çünkü Kızılderililerdeki bazı Türkçe kelimeler daha yakın zamanlardaki lehçelerimize ait. 12 Hayvanlı Takvim de herhâlde o göçün yadigârı.

Böylelikle, Doçent Beksaç’ın teziyle iştirak ve muhalefet noktalarımız belli oldu sanırım. Asya’dan (Sibirya dolaylarından) Amerika’ya 12 bin- 16 bin yıl önce geçmiş olan “yerli” Kızılderililerin Asya’da geri kalanlarıyla, Alpin soylular 2 defa karışmış, birinden “Ön-Türkler” (Sümerler ve Türkler), öteki seferinden de “İlk-Türkler” (Hunlar) doğmuştur.

Daha sonraları-tarihî devirlerde, bir keresinde Akdeniz-Atlas Okyanusu, öteki sefer de Bering Boğazı yoluyla, bu sefer “Türk” kimliğimizle Amerika’ya geçmiş, “amcaoğullarımız” yerlilerle ortaklaşa medeniyetler kurmuşuz.

İrili Ufaklı Yanlışlıklar

Bunların dışında yazıda, imlâ hatalarından tarih ve sanata varıncaya kadar birçok yanlışlıklar gözüme çarptı. Yer yetmeyeceği için, sade birkaçına işaret edip geçeceğim:

o Antropolog Hrdlicka (“Hirdrehka” değil), Heine Gergell’in teziyle “uyuşuyor” cümlesi yanlış, çünkü bizzat aynı paragrafta, birinin Doğu Asya, diğerinin bunun kuzeyinden, Bering Boğazı’ndan göç yolunu savunduğu anlatılıyor. Ama, zor yollar da olsa, ikisi de doğru. Doğu Asya’dan ve Pasifik’ten Güney Amerika’ya da göçlerin gittiği sabit.

o Paul Hille’nin “Okyanus kökenli insanların Amerika’ya göçtüğü” cümlesi de eksik: hangi okyanus?

o Yazıda, arkadaşımız Prof. Orhan Türkdoğan’ın “Na-Dene” Kızılderililerin dilinin Türkçe olduğu tezi zikrediliyor; bu bana seneler önce İstanbul’da bir konferans veren Kanadalı bir profesör hanımın iddiasını hatırlattı (galiba adı Stewart idi). O zaman da kalkıp uyarmıştım: Örnek gösterilen kelimeler Türkçe değil Moğolcaydı. Olsa olsa “Ural-Altay dillerinden” demek daha doğru olurdu.
Bu da gösteriyor ki Amerika’ya Kolomb’dan önce Türklerden başka pek çok kavim göçmüştür: Finikelilerden, Japonlardan tutun, Vikinglere kadar(5). Bunu inkâr etmiyor, “sade Türkler gitti oraya” demiyoruz. Ancak ötekilerin, o da güç belâ bulunan bir iki ufak izden başka etkileri olmamıştır(6). Ama Türkler yüzlerce kelime, destan, gelenek, kültür ve medeniyet unsurlarıyla mühürlerini basmışlardır.

o Doçentimize göre Türkçe kökenli birkaç kelimenin var oluşu bir şey ispat etmezmiş. Türkçede de yabancı sözcükler yok muymuş? Ne kadar gayrı-ilmî bir yaklaşım ve mantık: Komşu milletler birbirlerinden birçok kelime ve kültür unsurları tabiî ki alırlar. Ama binlerce yıl öncesine dayanan ve şimdi dünyanın öbür ucunda olan bir kavimde “birkaç” değil, yüzlerce aynı kelime bulunuşu da bu, o iki kavmin temas hâlinde olmuş olduklarının kesin kanıtıdır. Belki ırk bağını göstermez ama-bu farkı zaten belirttimdi-Türklerin oraya gidip yerlilerle içli dışlı olduklarını gösterir. Çok eski Türkçe sözler ise (“Hava” ve “Su” gibi-Çuvaşça kökenleriyle) soy akrabalığına da işaret eder. Rus genetikçisinin DNA’li ispatı da bunu destekler.

Hele aynı mânâya gelen çift kelimelerin bulunuşu: “Havasu”, “Akkapına”, “Çapultepek” gibi… İsveçli Swadesh’in lenguistik kuralına göre tesadüf ihtimalini milyonda bire indirir.

o Sayın doçent öteki kültür unsurlarındaki benzerlikleri de tesadüfe bağlıyor: böyle benzerlikler dünyanın her yerinde olabilirmiş! Gel de “Ergenekon” destanının, “Yaratılış Efsanesinin” nerdeyse kelimesi kelimesine benzerliğini tesadüfe ver! Ya da 12 Hayvanlı Toltek-Aztek takviminin, Amerika’da bulunmayan 4 hayvan yerini boş bırakıp, aynı sırayla gidişini “olur böyle şeyler” le geçiştir!

o  En son; kilim desenlerinin benzerliği: 19.y.y. daki dokumacılar tarafından Kızılderililere verildiği, “eski dönemlere ait bulgu olmadığını” iddia ediyor Beksaç Bey! El insaf! – hatta duvar motifleri vardır ve bunlar bizim Yörük kilimlerinin aynısıdır! Kızılderili sanatına ait yayınlanmış yüzlerce resimli eseri karıştırmak yeter (benim kitabıma da lütfeder bakarlarsa bu resimler, eski tarihleriyle birlikte, orada var).

Bu tenkit yazımı burada üzüntüyle noktalıyorum, çünkü dikkatsiz “araştırmalar” yüzünden çok vaktimi aldı. Sizin de.

KAYNAK: Prof.Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN

KAYNAKLAR

(1) 1989’da yayınlanan “BİZ KİMİZ ve KİM DEĞİLİZ” kitabımda da “amcaoğlu Kızılderililer” hakkında epey bilgi var. Kitap tükendiği için görmemişlerdir.

(2) Amer. Journal of Human Genetics, Şubat 1999

(3) Hürriyet gazetesinin 25. VII. 1998’de, Rus genetik bilimadamlarının DNA-Genetik karşılaştırmalarına dayanarak, “Türkkan’ın Teorisi Kanıtlandı” şeklinde manşet atması bundan olabilir.

(4) Kızılderililer ve Türkler, sah. 15

(5) O kadar ki Prof. Charles Boland, 1971’de yayınlanan kitabına “They All Discovered America” (Hepsi de Amerika’yı Keşfetti) adını koymuştur.

(6) Meselâ Orta Amerika’da besbelli Japon “Omon” çağına ait vazolar bulunmuştur. Herhalde fırtınaya kapılıp orada karaya çıkan birkaç Japon denizcisinden kalma. Ya da Vikinglerin gelip gidişleri. Etkileri? Sıfır.

Reklamlar

About this entry