Gök Fezadan Ayrı idi

“Ol Felekte dün olmaz,

“Ay, gün doğup dolunmaz!…” Yunus Emre

Türklerin feza ile göğü birbirinden ayırmaları:

Uçsuz ve bucaksız gök kubbesinin altında, dünya ile ilgili bir de gök boşluğu vardı. Eski Türkler, dünyaya değen bu boşluğa, daha doğrusu “Hava” ya “Kalıg” veya “Kalık” derlerdi. Kalgıg’ın sonsuzluklara kadar uzanan büyük gökle ilgisi yoktu.

Yine Türklere göre kalıg, yani “Hava”, büyük gök gibi kutsal da değildi. Gerçi, bulutlar kalıg’da gezer, şiddetli yağmur ve dolular hep kalıg’dan gelirdi. Fakat herkes kuşları ile kartalların dolaştığı, keskin gözleri ile av aradıkları yer, gök ile bulutların arasıydı. “Yeryüzü, nasıl insanların ve diğer canlı varlıkların yeri ve yurdu ise; kalıg, yani hava da kuşların uçuştukları, gezindikleri ve hatta barındıkları bir bölge idi”. Bu sebeple hava adetâ yeryüzünün bir parçası gibi görülüyor ve düşünülüyordu.

Bunun içinde eski Türk kitapları kuşlardan söz açarken, onlara “Kalık kuşları” derlerdi. Eski Türkler, insanların yaşadığı dünyaya genel olarak “Acun” adını verirlerdi. Kuşların gezdiği hava da, Acun’un bir parçası idi.

Kuşların uçuştuğu “Hava boşluğu”, Dünya’dan sayılıyordu:

Bunun için de, bu bölgeye bazı Türk kitapları, “Acun kolluk” yani dünyanın havası, göğü adını vermişlerdi. Çince eserlerden tercüme edilen eski türkçe kitaplarda kalık sözü, genel olarak çince, “kung” deyimi ile karşılanmıştır. Bu deyim de genel olarak, “Boşluk” anlamına gelirdi. Bununla beraber, “Sonsuz gök boşluğu”nu ifade etmesi için de, bu kelimeye bazı sıfatlar ilâve edilirdi.

Eski Çinliler, Hunların ve Göktürklerin yuvarlak ve kubbeli çadırlarına “Kiung-lu” adı verirlerdi. Bu deyimin etimolojisinin, “Kubbe” olması da çok muhtemeldir. Eski Ortaasya’da gök kubbesi ile çadır kubbesi, halk inanışlarında beraber gidiyorlardı.

Ayrıca farsçadaki “Gerdek” sözü, “Kubbe” veya “Kubbeli bir bina” anlamına geliyordu. Türkler ise bu sözü “Gerdeğe girme” deyiminde, daha başka bir anlama kullanmışlardı. Böyle bir anlayış aslında farsçada yoktur. Gelin ile güveyinin bir çadır kubbesi altında buluşmasını Türkler, onunla benzetirmişlerdi. Aynı zamanda bu kubbe, gök kubbesi gibi de farzedilebilirdi.

Görülüyor ki, bu meseleler o kadar basit değildir. İnsan ruhunun derinliklerine göre, tefsir edildikçe edilebilirlerdi. Bu da bize, Türk kültürünün ne kadar geniş ve ne kadar derin bir konu olduğunu gösteriyordu.

Altay Türkleri ise havaya “açık orın” yani “açık orun” , “açık yer” demişlerdi.

Gökle yerin sınırı, “Gök kubbesi” idi:

Kuşların uçuştuğu hava boşluğunun, tanrının ışıklarına ve tıpkı yeryüzü gibi, onun her türlü yardımlarına ihtiyacı vardı. Havada uçuşan canlılara hayat veren de, havanın çok üstündeki aydınlık ve kutsal âlemdi. Bunun için de eski Türk şiirleri şöyle diyordu:

“Dolun olsa da ay, Acun’a gelse dolsa,

“Acun ile havası, tamamen aydın olsa!”

Yine Türklere göre, dünyayı ve onun üstünü saran havayı, yalnızca güneş ve ay aydınlatmıyordu. Türlü türlü yıldızlarla, burçlar da dünyaya ışık veriyorlardı. Aslında “Oğlak” , “Balık” ve eski türkçe “Könek”, yani “Kova burcu” gibi yıldız burçları, ışık vermeyen gezegenlerdi. Buna rağmen eski Türkler, bu burçlarında canlı olduklarına ve ışık verdiklerine inanıyorlardı. Eski bir Türk şiirinde, şöyle deniyor:

“Yine geldi Oğlak, Koca, hem Balık,

“Bunlar doğdu, aydınlandı hep Kalık!”

Dünyayı saran hava, yani Kalık, gök ile dünya arasında kalıyordu. Havanın da, kendine göre bir kubbesi vardı. Bu kubbe Acunu kutsal gökten tıpkı bir çatı gibi ayırıyordu. Herhalde bundan ileri gelecek ki, eski Türkler “Evin çatısı” na da kalık diyorlardı. Hatta bazıları, bu sözün anlamını, “Tavan arası” şeklinde de açıklamak istemişlerdi. Gerçekten de hava tabakası, dünya ile uzay arasında tıpkı bir tavan arası gibi idi.

KAYNAK: Bahaeddin ÖGEL

Reklamlar

About this entry