Truvaya Batının İlgisi

Hektor

TRUVA KAZILARI

Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, Truva’daki ilk resmi kazıların Schlieman tarafından 1870’de başlatıldığını belirterek, ”1873’te Truva hazineleri bulunmuş, önce Atina’ya sonra Berlin’e kaçırılmıştır. 1882 yılında Dörpfeld kazıya katılmış ve kazı bilimsel nitelik kazanmaya başlanmıştır. 1891’de Schliemann ölmüştür. Eşi Sophia’nın maddi katkılarıyla Dörpfeld kazılara 1893 ve 1894 yıllarında devam etmiş 1894 yılı nihayetinde kazılar son bulmuştur. Amerikalılar, 1932-1938 yıllarında tekrar kazı çalışmaları yapmışlardır” diye konuştular.

TRUVA’DA KORFMANN DEVRİ BAŞLIYOR

1988 yılında Mercedes Benz ve Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın başkanlığında yerli ve yabancı uluslararası bir bilim ekibinin iştirakiyle yeniden kazılara başlandığını ve halen devam ettiğini belirten yetkililer, Truva kazılarının her yıl haziran ayında başladığını ve eylül ayında sona erdiğini bildirdiler.

KORFMANN’IN AÇIKLAMALARI

Truva Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Alman Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, çeşitli dönemlerde Truva ilgili düzenlediği panel, sempozyum ve değerlendirmelerde, Truva’nın 2 binli yıllarda Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’daki ticaretin geçiş noktası olduğunu ifade etmişti.
Halen Almanya’da bulunan ve önümüzdeki günlerde Çanakkale’ye gelecek olan Korfmann, düzenlediği bir panelde Truva’nın tarihsel süreci ile ilgili şu bilgileri vermişti:
”Truva o dönemlerde sınır bölgesindeki en güçlü yerleşim yeriydi. Coğrafik avantajları nedeniyle Truva güçlü bir merkez haline gelmiştir. Bu durumu, çok uzun bir dönem ayakta kalmış olan görkemli kale duvarları ortaya koymaktadır. Güçlü kale duvarlarının boyutlarını ve köşeli olarak kesilmiş taşlarını gözönüne aldığımızda, bu kalitede bir yerleşim merkezinin Avrupa’da olmadığını görmekteyiz. Eğer Truva kalesi gibi bir yerleşim Belgrad’da olsaydı, kuşkusuz tüm tarihçiler burayı Balkanların merkezi olarak kabul ederlerdi.” Truva’nın, demirin bilinmediği bir dönemde, dikdörtgen olarak kesilmiş taşların Asya ve Avrupa arasındaki sınır bölgede kullanıldığı ilk yer olduğunu belirten Prof. Dr. Korfmann, sözlerini şöyle sürdürmüştü:
”Truva, 2 binli yıllarda Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’daki ticaretin geçiş noktası olarak önem kazanmaktadır. Truva önemli bir merkez olduğu için tarih boyunca devamlı olarak tehdit almaktaydı. Truvalılar da buna karşı kendilerini savunmak için, o zamanlarda yaşayanların pek kullanmadığı demiri, inşa ettikleri kulelerde ve kalelerinde kullanmışlardır. Truvalılar aynı zamanda yaptıkları surları da depreme karşı dayanıklı olarak inşa etmişlerdir. Ayrıca Truva, sadece madencilik alanında değil, gelişmiş çanak çömlekçilik yapımının ilk görüldüğü önemli merkezlerden biridir.” Farklı kültür ilişkilerinin Çanakkale Boğazı’ndaki sınır bölgesinde hiçbir iz bırakmadan yok olup gitmiş olamayacağına işaret eden Prof. Dr. Korfmann, ”Truva’daki Tunç Çağı tekrar tekrar ön plana çıkmaktadır. Çünkü burası çok geniş bir bölgenin en büyük yerleşim yeridir. Doğunun devlet özelliği sınırı Truva’da bitmektedir” diye konuşmuştu.

TRUVA ANTİK KENTİ BİLİNENDEN DAHA BÜYÜKMÜŞ

Truva Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Alman Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, Truva’nın bilinenden daha büyük alanda kurulu olduğunu da belirterek, bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
”Biz 13 bin metrekarelik bir alanda 380 bilim adamı ile son 16 yıl içinde kazılar yaptık. Her tarafta değişik sonuçlar çıkıyor. Uydu fotoğraflarından, topoğrafik bakımından ve yaptığımız kazılarla, bölgenin Avrupa kıtasında en büyük arkeolojik alan olduğunu belirledik ve Troya’nın toplam 270 bin metrekarelik bir alan dağıldığına dair çeşitli bilgilere ulaştık.”

TRUVA’DA MÖ 1600 YILINDA BEYİN AMELİYATI YAPILMIŞ

Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, Truva kazılarında, MÖ 1600 yıllarda beyin ameliyatının yapıldığını da tespit ettiklerini açıklamıştı.
Korfmann, geçtiğimiz yılki kazıların sona ermesinin ardından basın mensuplarına Truva’yı gezdirirken, bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
”Truva’da MÖ 1600 yılında beyin ameliyatının yapıldığını tespit ettik. İncelediğimiz bir kafatasında, tahminimize göre 30-35 yaşlarındaki bir erkeğe beyin ameliyatı yapılmış. Ancak, bu kişinin ameliyat sırasında ölüp ölmediğini bilmiyoruz. MÖ 1600 yılında beyin ameliyatının yapılıyor olması dikkat çekici. Ayrıca incelemelerimiz sonucu Truva’da yaşayanların en çok diş hastalığına yakalandıklarını tespit ettik.”

”TRUVA’YI 15 YIL ÖNCE YILDA 70 BİN KİŞİ GEZİYORDU, BU SAYI BUGÜN 500 BİN KİŞİYE ULAŞTI”

Truva Antik Kenti kazı heyeti başkanı Prof. Dr. Manfred Korfmann, 15 yıl önce Truva’yı yılda 70 bin kişinin ziyaret ettiğini, bu sayının günümüzde yılda 500 bine ulaştığını açıklayarak, şunları söylemişti:
”Biz Truva’da 15 yıldır kazı yapıyoruz. Kazı çalışmaları sayesinde 15 yılda Truva değişti. Kazı çalışmalarına başlarken Truva’yı senede 70 bin turist geziyordu. Bugün 500 bin kişi geziyor. Ziyaretçiler, Truva’yı net bir şekilde gezip, öğrenip anlayabiliyorlar.”

‘O ARTIK OSMAN HOCA” OLDU

Çanakkale’de antik Truva Kenti’nde kazı çalışmalarına yaklaşık 15 yıldan bu yana başkanlık yapan Alman Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, Türk vatandaşlığına geçerek, ”Osman” ismini de aldı.
Korfmann, ÇOMÜ Üniversitesi’nde Rektör Danışmanı olarak da görev yapıyor.
Korfmann, Truva’da kazı çalışmalarına başlarken, kazı döneminde kendisiyle birlikte çalışan uzmanlar ve çevre köylüleri, önceki yıllardan bu yana kendisine ”Osman Hoca” ismiyle hitap ediyorlardı.

JAPON PRENSİ MİKASA ”TRUVA HAYRANI”

Öte yandan Japon Prensi Tomohito Mikasa, Çanakkale’ye yaptığı ziyaretin büyük bölümünü Truva’ya ayırıyor.
Her yıl Çanakkale’ye Japon İmparatorluğu’ndan yakınlarıyla gelen Prens Mikasa, Truva’da ki kazıları dolaşarak, son çalışmalar hakkında da bilgi alıyor.

Truvalılar Türk müydü?

Radikal Gazetesi yazarı ve iletişim profesörü Haluk Şahin, köşe yazısında sinemalarda gösterime giren ‘Truva’ filmini konu alarak, ‘Troyalılar Türk müydü?’ sorusunu ortaya attı. Bu sorunun Ortaçağ’dan beri tartışıldığını anlatan Şahin, şunları yazdı:

TROYALILAR Türk müydü? Hadi canım, bu saçma soru da nereden çıktı demeyin. Bu soru ortaçağdan bu yana yerli yabancı pek çok kişi tarafından sorulmuş ve tartışılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde, özellikle Osmanlı donanmasının tüm Akdeniz’de üstünlük sağlamasından sonra, Rönesans Avrupası ‘Bu Türkler de nereden çıktı?’ diye sormaya başlamış.

O dönemde pek çok kişi tarafından kabul edilen bir teoride, Türkler aslen Troyalı savı öne sürülmüş. Adları, Troya düştükten sonra Asya’nın içlerine kaçan Troyalı generallerden Turkus’tan geliyormuş. Binlerce yıl Asya’da kalan Türkler, Troya yenilgisinin öcünü almak için geri gelmişler, almışlar ve Avrupa’ya yönelmişler. (Kaynak: James Harper, Rome vs. İstanbul: Competing Claims and the Moral Value of Trojan Heritage)

Ünlü tarihci Gibbon’un bile Roma İmparatorluğu’yla ilgili dev eserinde değindiği gibi, bir başka açıklamaya göre; Türklerin soyu, Homeros’un değilse bile Virgil’in sözünü ettiği cengáver ‘Teucri’den geliyormuş.

‘Türk’ anlamına gelen Latince ‘Turci’ ve İtalyanca ‘Turchi’ sözcükleri buradan esinlenmiş…

1453’te İstanbul’un muhasarası sırasında kentte bulunan Kardinal İsidore yazdığı bir mektupta Sultan İkinci Mehmet’ten ‘Troyalıların Prensi’ şeklinde söz etmiş. (Kaynak: Terence Spencer, Turks and Trojans in the Renaissance)

Deneme türünün babası sayılan Montaigne, Fatih Sultan Mehmet’in Papa İkinci Pius’a yazdığı mektupta ‘İtalyanlarla aynı kökten olduğumuz ve onlar gibi Hektor’un öcünü almak hakkımız olduğu halde, İtalyanların bize düşmanca davranmalarına ve Rumları korumalarına şaşıyorum’ yazmış.

Gerçekten Roma İmparatorluğu’nu kuranlar ve yönetenler de kökenlerinin Troya’da bulunduğunu öne sürüyorlardı. Virgil dev eseri Aenid’te Troyalı Aenas’ın Roma’ya gidiş öyküsünü anlatır.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden birkaç yıl sonra Çanakkale’ye Troya’nın bulunduğu bölgeye gelerek o büyük savaşın kahramanlarına övgüler düzdüğü ve Yunanlılardan Hektor’un öcünü aldığını söylediği tarihçi Kritopulos tarafından anlatılır.

Türklerin Troyalı olup olmadığı Rönesans döneminin önemli tarihsel tartışmalarından birisini oluşturmuş. Özellikle başlangıç dönemlerinde Katolik Avrupa’nın, Troya kökenli Türklerin ‘yoldan çıkmış’ Yunanlıları yenmesine sempatiyle baktığı anlaşılıyor. Hatta bir şair ‘Yunanlılar antikçağlarda kendilerinden başka herkesi barbar saymalarının cezasını çekiyorlar’ diye yazmış.

KİLİSE VE PAPA BAŞROLDE

Ne var ki, Türklerin Avrupa’daki ilerleyişi Katolikleri de korkutmaya başlayınca bu kez tam tersi savlar ön plana çıkmış. ‘Káfir’ Türklerin asalet sembolü Troyalıların torunları olamayacağı, gerçek Troyalılığın Kutsal Roma İmparatorluğu’na ait olduğu vurgulanmış. Katolik Kilisesi ve Papa, Türklere yönelik bu dışlama kampanyasında başrolü oynamışlar. Türk tekrar ‘öteki’, ‘yabancı’, ‘dışarıdaki’ rolüne itilmiş (Yer darlığı dolayısıyla Avrupa’da bazı Katolikler tarafından bugün söylenenlerle o zaman söylenenler arasındaki paralelliklere şöyle bir değinip geçiyorum.)

Sabahattin Eyüboğlu ‘Mavi ve Kara’ adlı denemeler kitabında Mustafa Kemal Atatürk’ün yanındaki bir subaya ‘Dumlupınar’da Troyalıların öcünü aldık’ dediğini yazar. Bu gerçek midir, yakıştırma mıdır, bilemem. Yakıştırma olsa bile, yakışan bir yakıştırma olduğuna kuşku yok.

Tarihçi Reşit Saffet Atabinen’in ‘Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi Üzerine Araştırma’ adlı ve 1951 tarihli bir kitabı olduğunu değerli düşünür Arslan Kaynardağ’ın ‘Troyalıların Türklüğü Konusunda Düşünceler’ başlıklı yazısında okumuştum (Cumhuriyet, 6 Mayıs 1994). Ne yazık ki, o kitabı bulabilmiş değilim…

Gördüğünüz gibi ‘Troyalılar Türk müydü?’ sorusu o kadar da uydurma bir soru değil.

Günümüz Türklerinin tarihsel rol olarak Troyalı olduğuna ise hiç kuşkum yok!

Truva Atı’nı yapma fikri bir “nalbantınmış”…
‘Truva-Troy” adlı gişe rekorları kıran filme de konu olan Truva Atı’nı yapma fikrinin bir ”nalbanta” ait olduğu ortaya çıktı.
Lindsay Clarke’ın kaleme aldığı ve Bilgi Yayınevi’nden okurla buluşan ”Truva-The War at Troy” adlı kitap, Truva Savaşı ve Aşil ile ilgili bilinmeyen gerçeklere ışık tutuyor.
Smyrnalı Homeros’un ”İlyada” destanında geçen Truva Savaşı’na ışık tutan kitabın destandan ve ”Truva” filminin senaryosundan farkı, savaşa yol açtığı varsayılan tanrıçaların güzellik yarışmasından çok önce, yani kahramanların soylarının ve Truva kentinin geçmişiyle başlaması.
Batı edebiyatının temeli sayılan ”İlyada” destanını ”akıcı, anlaşılır ve büyük bir zevkle okunur” hale getiren kitap, destandaki tüm olay ve yan öyküleri, yarı tanrı kahramanların geçmişlerini, tanrılar arasındaki çekişmeleri, iki düşman ordunun lider savaşçıları arasındaki anlaşmazlıkları işliyor ve bunlara politik ve ekonomik durumun ayrıntıları gibi önemli ögeler ekliyor.
NALBANTIN FİKRİ
Kitaba göre, sinemaseverlerin ilgiyle izlediği, gişe rekorları kıran ”Truva” filmine de konu olan Truva atını yapma fikrini, ”Prylis” isimli bir nalbant Odysseus’a verdi.
Prylis, kuşatmanın son günlerinde ateş başında oturduğu sırada, yanında çocuğu için at heykelciği yontan bir arkadaşından esinlendi.
”Ölümlü erkeklerin en güzeli” kabul edilen Paris ise Kral Priamos’un oğlu olduğunu öğrenmeden önce yıllarca dağlarda boğa çobanlığı yaptı.
Paris, tanrıçaların önüne serdiği ”iktidar”, ”bilgelik” ve ”aşk” olarak sunduğu üç seçenekten ”aşkı” seçtiği için olaylara yol açarken, kahraman Aşil’in annesi ise ondan önceki altı oğlunu tanrılara kurban eden bir cani.
ALINGAN TANRI” AŞİL
Tüm dünyada kapalı gişe oynayan ”Truva” filminin ünlü aktör Brad Pitt tarafından canlandırılan baş karakteri Aşil ise filmde gösterilmeyen değişik özelliklere sahip.
İçinde hem iyiyi, hem de kötüyü barındıran, gururlu, yiğit Aşil’in ilginç özellikleri, bu olumlu yönlerine karşın ”alıngan” ve bir o kadar da ”zalim” oluşu.

Truva hazinesinden bize sütunlar kaldı

Truva köylüleri, Troy filmiyle hatırlandıkları için kırgın. “Schliemann, işçilere sütun başları ve mermerleri verip altınları götürmüş. Ama altın yumurtlayan tavuk hâlâ burada” diyorlar
Truva denince akla Truva antik kentinde bulduğu hazineleri yurtdışına kaçıran Alman Arkeolog Heinrich Schliemann geliyor. Schliemann’ın Truva bu hazineleri kaçırışı civar köylerde hala dilden dile dolaşıyor. Truva köylerinde yaşayanlar ne diyor?..

78 yaşındaki Tahir Savaş, Truva’nın ilk rehberlerinden… Schliemann’ı sorunca yüzü asılıyor; başlıyor anlatmaya: “Schliemann, Yunan işi Sophia ile birlikte buralarda kazısına başladığında daha ortada Türkiye Cumhuriyeti yoktu. Osmanlı vardı. Bugünkü Truva denen yer o dönem köylülerin arazileriydi. Schliemann, Rum işçilerle gizli gizli oraları kazdı. Tarlasının kazıldığını duyan köylüler Schliemann’dan para istemişler. Zengin olmasına rağmen köylülere param yok deyip geçiştirmiş. Kazılar devam ederken Schliemann, 2.Truva duvarları dibinde bir parıltı görmüş. İşçilere istirahat verip göndermiş. Başlamış elleriyle kazmaya. Ellerinden kanlar akıyor ama aldırmıyor. İşte o gün Schliemann, yerin 8.5 metre altındaki hazineleri bulmuş. 8700 parça altın-gümüş. Battaniyelere koyduğu gibi Çıplak Köyü’ndeki evine götürmüş.”

Üzüm kefesiyle götürmüş…
“Peki altınları nasıl kaçırmış?..” diye soruyoruz. Soluksuz devam ediyor: “Schliemann, hazineyi üzüm kefelerinin altına koymuş, üstüne de sebze meyve yerleştirmiş. O küfeleri yardımcısına verip bunları Yunanistan’a götür demiş. Sınırda görevliler sormuş, ‘Bu sebze küfeleri nereye gidiyor?’ diye. Yardımcısı da Schliemann, akrabalarına gönderiyor deyince içi hazine dolu küfeler Türkiye’den uçup gitmiş.”

Hazine gider de Schliemann durur mu?.. O da hazinelerin arkasından soluğu Yunanistan’da almış. Ancak çok geçmeden bulduğu hazinelerin Kral Priam’a değil, M.Ö. 2500 yıllarına ait olduğunu anlamış. Bu sefer Osmanlı hükümeti ile anlaşmak istemiş. Tahir Savaş hız kesmiyor: “Büyük hayalkırıklığına uğramış. Osmanlı 10 bin Frank istemiş, o 40 bin Frank vereyim 3 ay daha Truva’da kazı yapayım teklifinde bulunmuş. Amacı Priamus hazinelerini bulmak. Osmanlı kabul etmiş. Ama bu kez kazılarda bir şey çalmasın diye başına bir komiser dikmiş. Schliemann, baktı ki olacak gibi değil. Çekip gitmiş Yunanistan’a. O altınları çaldı ama altın yumurtlayan tavuk Truva, hala burada. Umarım çok geçmeden buranın değeri anlaşılır.”

Çıplak Köyü’nden tarih fışkırıyor
Truva antik kentinin 1 km. yakınında Çıplak Köyü var. Schliemann’ın kaldığı ev de burada. Muhtar İlhan Ulus, “Dedelerimiz anlatırdı. O hırsız arkeolog bu köyde otururdu diye. Ama evi yıkılmış. Truva’nın sahibi biziz. Schliemann, bizim köylüleri susturmak için Truva kazılarından çıkan tarihi sütun başlarını, mermerleri bizim köylülere verirmiş. Bizim köylülerde onları ev yapımında kullanırmış. Schliemann’ın sütunda mermerde gözü yokmuş, tek derdi altın bulmakmış.” Muhtar Ulus’un ısrarıyla Piyan Mezarlığı denen tepeye gidiyoruz. Her yer sütun başları, mermer dolu. Muhtar, “Burada büyük bir saray varmış. Ama hala devlet kazı yapmadı. Yağmur yağdı mı, kimi zaman sikkeler çıkardı buradan. Hazine avcıları da zaman zaman kazar buraları” diyor.

KAYNAK: Söz Gazetesi Salı, 05 Ekim 2010

Reklamlar

About this entry