Truva Ve Türklerin Anayurdu Atlantis

Atlantis

Murat Bardakçı namlı Saraylı yazınca güldüm (16 Mayıs 2004, Hürriyet, ‘Truva Efsanesi Eski Çağın Dallas’ıdır’. Yazısının içindeki yanlışları aşağıda yazacağım ancak Haluk Şahin “Truvalılar Türk müydü?” diye yazınca (16 Mayıs 2004, Radikal), üç yıldır üzerinde çalıştığım Türklerin Anayurdu Atlantis çalışmamı artık kamuoyuna sunmanın, hem orijinaliteyi kaçırmamak, hem de güncel Truva meselesine doğru bakmak için şart olduğu ortaya çıktı. Belki Mardukçular da bir şeyler öğrenir. (Haluk, arada medyayı medyadan eleştirmek gibi yapılmayacak gafları sürekli yapsa da, benim MEME içinde görmediğim bir dostumdur, burada bunu da belirteyim. Bardakçı ise tam bir MEME’ci. Yetkin İşçen, dostluğuna ve terbiyesine binaen Çanakkale işini pek karıştırmadı diye, Hazret’in dur durak bilesi yok. Engin Ardıç da işe yine kaba ampirisizmle takılarak, Truvalılara Türk diyenlerle alay etti (Star, 18 Mayıs 2004), etti etmesine de, Enginciğim yine sana epey bir okuma çıkacak bu yazıdan sonra…)

Bardakçı, bardak dolu mu boş mu tartışması benzeri herzevatı yine çoğaltarak, Truva konusunda yanlış bilgilendiriyor o çok değerli okuyucularını. Murdoch’un Mirror’ının GYY’nin yayınladığı Irak’taki fotoğraflar sahte çıktı diye kovulduğunu manşete çeken Hürriyet, acaba diyorum, kendine ne zaman uygulayacak bu medya etiğini?

İlkönce, Haluk Şahin’in yazısında doğrusunun bir kısmı bulunan, Fatih’in Troy ile ilgili Papa’ya yazdığı mektuptaki gibi bir lafı Mustafa Kemal Paşa’nın, “1922’de yanındakilere söylediği iddia edilen,” “Truva’nın öcünü aldık” şeklinde söylemesi mümkün değildir cümlesi ile işi kızıştırayım. Bu iddiayı ileri süren ve Sabahattin Eyüboğlu’ndan bahsetmeyen M. Bardakçı’nın belge ve kanıt göstermesi iktiza eder. Troy’un öcünü aldık lafı, İstanbul’u aldıktan sonra Fatih’in söylediği ve Papa’ya da yazdığı bir mektupta bulunan bir laftır. Doğrusu da budur. Çünkü Konstantin, Yeni Roma’yı İstanbul’dan hemen önce Truva’da kurmayı düşünmüş sonradan iyi bir limana sahip olmadığından vazgeçmiştir. Dolayısıyla, Haluk Şahin’de de geçen, Sabahattin Eyüboğlu’nu aktarması doğru olamaz. Neden mi?

Bakın bu konuda Sabahattin Eyüpoğlu’nun da dostu olan Halikarnas Balıkçısı ne diyor: “Çok tuhaftır ama, Homeros ile ilgilenen ilk Türk İstanbul’un fatihi Sultan II. Mehmet’tir. Montaigne’e göre, Fatih, Papa’ya yazdığı bir notada, Yunanistan’a yardımını anlayamadığını çünkü İtalyanların Troya’lı Eneas soyundan ve bu nedenle Trakofriglerden oldukları için, Hektor’un öcünü almakta Papa’nın kendisine yardım etmesi gerektiğini yazmış. (Bunu Sabahattin Eyüboğlu Montaigne-Denemeler çevirinde veriyor.)” Halikarnas Balıkçısı bu sözlerden sonra hemen ekliyor: “Fatih, bu sözleri söylemişse, bunlar boş sözlerdir… Çünkü, batı ya da Papa, Hellenlere Hıristiyan oldukları için yardım ediyordu. Fatih bunu pek iyi biliyordu. Onunki bir Bizans Vasileosluğu, bir Rum İmparatoru taşlaması olmalı. İstanbul’da Bizantizmiin gelişmesine yardımı –hiç olmazsa göz yummasıyla- esnaf yardımlaşma kurumlarını –Ahileri- kaldırmakla, sayısız hizmetlerinin yanısıra İmparatorluğun gerileyip kokuşma tohumlarını atmıştır.” (Bkz: Hey Koca Yurt, s: 290.) Mustafa Kemal’in yazılmasında katkıda bulunduğu ortaokul Tarih ve Yurttaşlık kitaplarında (1928) Fatih’e ne dendiğine bakarsa Bardakçı (eminim arşivinde vardır bir kaç tanesi, belki de malumatfuruşlukla köşesinde yazmıştır bile), Mustafa Kemal Paşa’nın Fatih’in söylediği bu sözü en son tekrar edecek kişi olduğunu anlar belki de hermenüatik olarak (Bu hermenüatik de nerden çıktı demeyin, konumuzla epey ilgisi var, Zeus’un Enformasyon Bakanı’nın adı Hermes idi). Haluk Şahin hiç olmazsa, yakıştırmadır belki Mustafa Kemal’e atfedilen söz diyor. Bardakçı ise önündeki bardaktan hız almış bir vaziyette, kesinlik ifadesi kullanıyor. Sabahattin Eyüpoğlu ise tenakuz içinde. En doğrusu Halikarnas Balıkçısı, namı diğer Cevat Şakir’in. Kesinlik yakıştırma; hermenüatik mermenüatik, belge göstermesi gerek Bardakçı’nın. Ayrıca, “Homer’in İliad’ı” diye bir tanımlama yoktur Türkçe’de. Bu, işin İngilizce yazımıdır, yani İngilizcesidir. Türkçesi şudur: Homeros’un İlyada’sı. Aynı yazısında çerçeve içinde Bardakçı’nın “İşte Truva’nın gerçek destanı” dediği ise, yüzlerce Truva öyküsünden biridir. Belki de en dangalakça olanı. Homoseksüellikle aklını bozmuş olan Bardakçı’nın Paris’i bir homoseksüel olarak göstermesi mâkuldur, o günlerde bu işler yaygındı, ancak, Helen’in onu homoseksüalite yaparken yakalayıp kıskanması ve sahip olması kadınsıllık doğasına aykırıdır, eğer Helen’in kendisi bir homo değilse… Olsa bile biraz zordur. Kadın doğası insanlık serüveninde hiç değişmeyen tek özdür neredeyse. Ayrıca, Truva savaşı, daha sonra görülecektir ki, bu yazıda değil tabii, bir emperyalist Savaş’tır. Wolfgang Peterson’un filmi de bunu, ortalama televizyon izleyicisi basitliğine indirgeyerek pek âla güzelce anlatıyor, anlayana. Üfürmek yok. Hatta, eğer ilgileniyorsanız, Truva Savaşları on yıl sürmüştür diye de bir bilgiyi kaydedin lütfen. Kadın kız için yapılacak iş olamaz on yıl süren muhasara ve savaş. Bardakçı’nın makûs durumu içinde bulunduğu medyanın palavrasına inanan bir MEME’ci olmasıdır. Bardakçı için söyleyeceklerim bu kadar yeter. Gerisini Yetkin İşçen’e bırakıyorum. (Son bir söz: Truva konusu çok çetrefillidir, öyle bardak dolsun, sayfa olsun diye bulaşılacak bir konu değil. Bardakçı, UNM’sinin “azgın azınlığın Internet’ine” girerse elli bin tane daha bu konuda hikaye derleyebilir; hangisinin gerçek olduğuna da UNM’si karar verir.

Truva

İşte bir tanesi: “Homer’s “Iliad” begins towards the close of the last of the ten years of the Trojan War: its incidents extend over some fifty days only, and it ends with the burial of Hector. The things which came before and after were told by other bards, who between them narrated the whole “cycle” of the events of the war, and so were called the Cyclic Poets. Of their works none have survived; but the story of what befell between Hector’s funeral and the taking of Troy is told in detail, and well told, in a poem about half as long as the “Iliad”. Some four hundred years after Christ there lived at Smyrna a poet of whom we know scarce anything, save that his first name was Quintus. He had saturated himself with the spirit of Homer, he had caught the ring of his music, and he perhaps had before him the works of those Cyclic Poets whose stars had paled before the sun.

“We have practically no external evidence as to the date or place of birth of Quintus of Smyrna, or for the sources whence he drew his materials. His date is approximately settled by two passages in the poem, viz. vi. 531 sqq., in which occurs an illustration drawn from the man-and-beast fights of the amphitheatre, which were suppressed by Theodosius I. (379-395 A.D.); and xiii. 335 sqq., which contains a prophecy, the special particularity of which, it is maintained by Koechly, limits its applicability to the middle of the fourth century A.D.” Bkz: A.S. Way, Internet, Berkley Sun Systems.)

Biz gelelim, Truva’ya ve Türklerin anayurdu Atlantis’e.

Haluk Şahin yazısını, “Gördüğünüz gibi Troyalılar Türk müydü sorusu o kadar da uydurma bir soru değil. Günümüz Türklerinin tarihsel rol olarak Troyalı olduğuna ise hiç kuşkum yok.” diyerek bitiriyor. Bitiriyor bitirmesine de iş burada başlıyor. Türklerin anayurdu Turanist yaklaşıma göre Orta Asya’dır. Bu yanlış inanış, Atatürk’ün Güneş Dil Teorisini yanlış uygulayan 1939 sonrası tarih anlayışına özgüdür. Halikarnas Balıkçısı’na ve Prof. Çığ’a göre, Sümerlerde de Türk “verniği-cilası” vardır. Nitekim, Truva’da Agamemnon’a karşı toplanan Anadolu halkları Hatti’ler ve Hititler’dir. Bunu şu anda seyredilen film bile böyle söylüyor ama biz hâlâ Türkleri Orta Asya’dan çıkartamıyoruz. Anadolu’ya geliş tarihi ise her nedense 1071. Oysa Diyojen’in Ordusu Kıpçak ve Pençek Türklerle doluydu. Alpaslan’ın ordusunun Türkçe konuştuğunu duyunca saf değiştiren bu birlikler nedeniyle, Diyojen yenildi (Bkz: AS, s: 189-193). Musul ve Kerkük’e bile Türkler resmi tarihe göre 1038’de yerleştiler.

Anayurt bu kadar uzak olunca da mukadessatçımız (dincimiz, Müslümanımız, İslamcımız) da, Turancımız (faşistimiz, sağcımız, milliyetçimiz) de bir türlü ulusalcı, “yurt”sever olamıyor. Sadece iman ve ülkü-sever olarak kalıyor. Türkiye Cumhuriyetinin mâkus talihi de bu hale geliyor: Bir kolu Arap çöllerinde; diğer kolu Turan’da, Anadolu’daki taşları tarih olarak değil de, lağım taşı olarak gören milliyetçi-mukadessatçılarımızla tarih başka türlü olabilir miydi? Bu konuda, çok ham bir halde ve kaynakçasız olmasına rağmen, herkese Halikarnas Balıkçısı’nı tavsiye ederim.

Tabii biz bu duruma avanak avanak bakarken, özellikle de bakanlarımız, Nurihan Fattah, L. N. Gumilev gibi araştırmacılar Türklerin anayurdunun Atlantis, Fattah’ın deyişiyle ve Türkçe çevirisinde Atlantid, olduğunu söylüyorlar. (Bkz: N. Fattah, Tanrıların ve Firavunların Dili; L.N. Gumilev, Eski Türkler, Selenge Yayınları, Çev: Ahsen Batur, 2004. Gumilev tam olarak Atlantis’tir demiyor ama bu konuda epey veri topluyor.).

Ben Atlantis’e, fi tarihinde, 1968 baskısı, Edgar Evans Cayce ve Hugh Lynn Cayce’in derlediği Edgar Cayce’in On Atlantis, adlı küçük kitabını okuyarak bulaştım. Cayce bir falcı. Fanatik bir hıristiyan. Amerika’da peygamber sıfatına sahip ancak paygamberlik taslamıyor. Reenkarnasyona inanıyor. Gününde, 1920-1945 arasında, Amerika’da yaşayan bir çok kişinin Atlantis adlı kaybolmuş kıta’dan reenkarne edildiğini iddia ediyor. Kendisine problemlerini çözmesi için gelen kişilerin hayatlarını okuyor (“life readings”) ve eğer kişi Atlantis’ten reankarne ise, Atlantis’i anlatmaya başlıyor. Bütün bunları trans (yarı uyku) halinde yapıyor ve yanındaki sekreteri bu söylenenleri kağıtlara yazıp, çözüm için gelen kişiye veriyor. İddiaya göre, Cayce’in inanılmaz bir iyileştirme becerisi var. Hem hastalıkları, hem de kötü talihi. Ölümünden sonra, Cayce’in bu herkese dağıttığı metinleri oğlu ve torunu dağıtılan kişilerden topluyor ve büyük bir arşiv oluşturuyorlar. A.R.E. (Association for Research and Enlightenment) adı altında da bir Enstitü’de topluyorlar arşivi. Internet’e girerseniz bu konuda yeterli bilgiye sahip olabilirsiniz. Cayce, benim tam karşı olduğum bir dünya görüşüne sahip. O idealist, ben ise materyalistim. Ancak, Cayce’in Atlantis ile ilgisi dolayısıyla hep başvurduğum bir kaynak olarak kaldı okumalarımda. Bu konuda yakında bir yayın da yapabilirim.

Edgar Cayce’in oğlu Edgar Evans Cayce’e göre, Atlantis’i ilk yazan Platon (Eflatun) ve Bacon’u okumamış Cayce. Bu nedenle, Atlantis üzerine söyledikleri oldukça orijinal. Daha da ilginci, o günlerde bir yığın Amerikalı antrapolog’un Platon’dan yola çıksalar bile Atlantis’i Atlantik Okyanusu’nun ortasında aramalarına karşılık, Cayce, Atlantis’in Malta ile Mısır arasında, Akdeniz’de olduğunu söylüyor, kendisinin de Mısır’lı bir Rahip olarak önceki hayatından bu hayatına reankarne olduğunu iddia ediyor. Platon ise Atlantis’den Solon’a bir kaç Mısrlı Rahip tarafından anlatılan eski bir uygarlık olarak sözediyor. İşte size Platonik bir Atlantis:

The capital of Atlantis as described by Plato. (Copyright Lee Krystek 1997)
The story of the lost continent of Atlantis starts in 355 B.C. with the Greek philosopher Plato. Plato had planned to write a trilogy of books discussing the nature of man, the creation of the world, and the story of Atlantis, as well as other subjects. Only the first book was ever completed. The second book was abandoned part way through, and the final book was never even started.
Plato used a series of dialogues to express his ideas. In this type of writing, the author’s thoughts are explored in a series of arguments and debates between various characters in the story. Plato often used real people in his dialogues, such as his teacher, Socrates, but the ***** he gave them were his own.
A character named Kritias tells an account of Atlantis that has been in his family for generations. According the character the story was originally told to his ancestor Solon, by a priest during Solon’s visit to Egypt.
According to the dialogues, there had been a powerful empire located to the west of the “Pillars of Hercules” (what we now call the Straight of Gibraltar) on an island in the Atlantic Ocean. The nation there had been established by Poseidon, the God of the Sea. Poseidon fathered five sets of twins on the island. The firstborn, Atlas, had the continent and the surrounding ocean named for him. Poseidon divided the land into ten sections, each to be ruled by a son, or his heirs.
The capital city of Atlantis was a marvel of architecture and engineering. The city was composed of a series of concentric walls and canals. At the very center was a hill, and on top of the hill a temple to Poseidon. Inside was a gold statue of the God of the Sea showing him driving six winged horses.
About 9000 years before the time of Plato, after the people of Atlantis became corrupt and greedy, the Gods decided to destroy them. A violent earthquake shook the land, giant waves rolled over the shores, and the island sank into the sea never to be seen again.

(Bacon ile ilgili olan Atlantis’i şurada bulabilirsiniz: THE NEW ATLANTIS, by FRANCIS BACON. (Written in 1626.) From Ideal Commonwealths, P.F. Collier & Son, New York.(c)1901 The Colonial Press, expired. Prepared by Kirk Crady from scanner output provided by Internet Wiretap. This book is in the public domain, released August 1993.)

Edgar Cayce ise, bütün bunları bilmeden Platon’da ne varsa ve daha fazlasını life-readings adı altında naklediyor. İşin ilginci, Cayce’in anlattığı Atlantis ve bu uygarlıkla ilgili olaylar ve konuşulan dil, sadece Platon’da tasvir edilene değil, yeni Türkçe’ye çevrilen, Kazan Üniversitesi profesörlerinden ve Türklerin anayurdunun Atlantid(s) olduğunu iddia eden Kırımlı bir Türk olan Nurihan Fattah’ın iddiaları ile de örtüşüyor. (İşte, ben de Türklerle Atlantis’i Nurihan Fattah’ın bu yıl Türkçe’de yayınlanan kitabı ile birleştirdim. Daha önce hiç bir Atlantis metninde Türklerden bahsedilmediği için, belki de N. Fattah bu konuda ilk.)

Daha da ilginç olan, Nurihan Fattah ile Edgar Cayce’in anlatıkları, Halikarnas Balıkçısı’nda da, Prof. Dr. Bilge Umar’da da var. Daha daha ilginci, bütün bunlar, Prof. Dr. Ümit Hassan (Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi Rektörü ve eski Mülkiye’den hocam. Bkz: Osmanlı, İletişim Yayınları) ve Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu’nun eski Türklerin ve Oğuzlar’ın dilleri ile ilgili çalışmalarında da bulunuyor. Daha da ilginci, bir Turanist zannettiğim Semih Tufan Gülaltay’ın Tanrı’nın Türk’leri (Kafkas Yayıncılık, yayın tarihi yok fakat önsöz tarihi 25.03.2004.) adlı Türk dili üzerine yaptığı yayında da epey örtüşme var. (Tabii, Balıkçı, Divitçioğlu, Umar, Hassan ve Gülaltay Atlantis’ten bahsetmiyorlar. Bu âlimler sadece Türk dilini ve tarihini inceliyorlar, ancak bahsedilen çoğu bulgular, Cayce ve Fattah ile uyuşuyor. Türklerin anayurdunun Atlantis olduğunu, Malta ile Mısır arasında, Akdeniz’de bir yerde bulunduğunu, Minoen-Girit’in bu uygarlığın merkezi olduğunu sadece Fattah ileri sürüyor. Cayce’ın Atlantis’i ise çok daha geniş.)

Şimdi bazı alıntıları aktarayım da, gözünüz gönlünüz açılsın (Cayce’i İngilizce aktaracağım, diğerleri Türkçe. Bu bölümdeki köşeli parantezlerin içindekileri ben ekledim.):

50,000 İ.Ö.- 10,000 İ.Ö. arası Edgar Cayce’in anlattığına göre: “in Alta[y] in Atlantis, among those who were of the highest development in the material application of those forces as pertain to the nightside of life…” (2913-1; 6 Eylül 1928)

“Name Lus-lu, ruled as leader in city of Sus-interest in mechanical and chemical forces.” (282-2; 20 Mart 1930)

“in Poseidon when Alta[y] in height of civilization…” (234-1; 20 Mayıs 1924)

“in Atlantean land before the second destruction when there was the dividends of islands, when the temptations were begun in activities of Sons of Belial and children of Law of One… New developments in air and water travel… as these were beginning developments at that period for escape.” (3004-1; 15 Mayıs 1943)

“Then, with leavings of the civilization in Atlantis (in Poseidia, more specific), Iltar –with a group of followers that had been of the household of Atlan, the followers of the worship of the ONE –with some ten individuals- left this land Poseidia, and came westward, entering what would be now a portion of Yucatan…. combination of those people from Mu, Oz, and Atlantis. …though the Incals were themselves the successors of those Oz, or Og, in the Peruvian land, and Mu in the southern portions of that now called California… Hence we may find in these ruins that which partakes of the Egyptian, Lemurian and Oz (Og) civilizations, and the later activities partaking even of the Mosaic activities.” (5750-1; 12 Kasım 1933)

[Cayce, İsa’dan Önce 50 bin ile 10 bin yılları arasında, Atlantis’te Alta-y diye bir yerden bahsediyor; buradaki teknolojinin çok yüksek bir teknoloji olduğunu ve uçak, denizaltı gibi araçların ikinci yokoluş esnasında kaçmak için kullanıldığını söylüyor. İltar adlı önderle ve 10 kişi ile Poseidia’yı terkettiklerini ve Mısır’a ve Güney Amerika’ya gittiklerini ima ediyor. İncal, İnka’ların da Oz veya Og-uz halklarının bir devamı olduğunu belirtiyor. Mosaic dediği ise bizim mozaik bildiğimiz şey değil, belki de o ama büyük harfle yazıldığına göre, daha çok, Musa- Moses demek. Po-se-idia ise Girit’teki İda olabilir. İz sürmek gerekiyor. Mu da, moğollar, mungollar, mungloid olabilir. Po, Mu ve Oz-Og hece-kök-sözcüklerine daha sonra geleceğiz.]

Halikarnas Balıkçısına göre ise: “İlkçağlarda insanoğlunun bilinci uyanılaberi… eski, Firavunlar devri Mısırlıları, Batı Anadolululara ‘Denizin Yüreğinde Yaşayan İnsanlar’ demişlerdir. İsa’dan 4000 bin yıl önce Sümer’ler de Batı Anadolulul insanlara ‘Denizin kıyısındaki Güneş Bahçesi’nde Yaşayan İnsanlar’ diyorlardı.” (HKY, s: 33)

“Anadolu’nun Ana Tanrıçası Kybele (Sibel), Attis adlı bir gence aşık olur… Attis’in aslı, Sümerler’in, baharda canlanıp güzün ölen ilkbahar tanrısı Tammuz’dur. Filistin Yahudileri onu tanrı saydıkları için, ona Adon diye taparlar. Hellenistanlılar Adon sözcüğüne s ekleyerek Adonis dediler. Damızlık buradan gelir… kimi Türk aşiretlerinde Tammuz’u temsil eden delikanlı, Mayıs ayında bereket olsun diye evleri ziyaret ederdi çok eskiden.” (HKY, s: 31-32)

“Grekler kendilerinin ‘pelaj’lardan gelme olduklarını iddia ederler, Pelaj (deniz halkı) sözü, kendilerinden önce Anadolu’da karışan halklara verdikleri genel halktır.” (AS, s: 2

“Athena ne bir Hellen tanrıçadır, ne de adı Hellencedir. Kendi bir Girit tanrıçasının Helenleştirilmişi olabilir. Ama Sümerlerin gök tanrıçası olan Anatha’dan gelmiş olabilir.” (HKY, s: 51)

“İyonyalılar (Anadolulular) denize Pontos adını koydular. Helenistanlılar denize ilk taktıkları ad Thalassa idi. Ama Thalassa Helence değil, Minos-Girit dilinde bir söcüktür. Miletos’lular ve Batı Anadolu halkı, dünyada ilk deniz uygarlığını kuranlar, Minos-Girit denizcileri idi.” (HKY, s: 23)

[Attis ise şöyle okuyabilirsiniz: At/lan/tis; Attis’in toprağı. Bu kelimelerin yazımları orijinal dsözcüğün latin alfabesiyle yazımıdır. Fonetik olarak da incelenmelidir. Prof. Umar’da bu fonetik ile ilgili bir pasajı aşağıda bulacaksınız.]

Semih Tufan Gülaltay, özellikle Emel Esin, Jean Paul Roux, Abdülkadir İnan, Homeros ve Gumilov’dan yararlanarak, Türk dilindeki takıları-heceleri incelerken köksel-etimolojik bir topografya çiziyor: “Çin kaynakları Türk’lüğün türediği yer olarak, Türklük po-tan-siyal-inin başladığı yer olarak Po-teng-ning-li adını veriyor… Kadim Tur dini kabilelerinin bu mağraya Ata mağarası olarak, geçmişlerine dair güç kaynağı (potansiyal) olarak takdis ederlerdi… Orta Asya göçebe Tur [turlamak, touring, yer değiştirmek, dolanmak] kabilelerinde tanrı adına kesilen kutsal dağ kitlesine Bod-tengri (po-tenglili) (yani Bod tengrinin ili) adı Çin yıllıklarında verilmişti. Tur kabilelerinde bir Tanrı unsuru olan dağlar (Dağ-han) Bod (beden) yani po’dur. Anadolu halk türkülerinde ‘kalenin bedenleri’ ifadesinin etimolojik mantığı budur. Po kök kelimesi Alta[y] Türkçe’sinde kitle anlamına gelmektedir. Dağ tanrı inancı, dağların ruhu töresi Altay Türk’lerinde yer tanrı sıfatı olarak po kök kelimesi ile ifade edilmekteydi. As Türk’lerinden Hellas kabilesinin Truva savaşını anlatan Homeros’un İlyada destanında dağ tanrı sıfatı olan po kök kelimesinden sıfatlandırılmış dağ gibi savaşçıların isimleri vardır. Hippokoo, Hippodamas, Hippodamos, Hippomakhos gibi. [Hypo da su demektir.] Hellas’ların [Thalassa’nın Hellas ile ve su ile ilgisinin izini sürün.] denizci kabile olarak en büyük kitle olarak tanrısallaştırdıkları deniz tanrılarının adı Poseidion’dur.

[Po’nu çoğulu pol’dür. Pol-is, poly’ye Gülaltay dikkat çekmiyor, bence çoğulun da izini sürmeli.]

Ümit Hassan ise, Osmanlı’nın ideolojisini eski Türklerdeki etimolojik izlerle açıklıyor: “…Çinlilerin Hsi-en-pi dediği kabileler arsında bulunan ve bir olasılıkla etnik olarak Hsien-pi’lerden örgütsel ve/veya etnik olarak ayrılan Wu-huan, Tabgaç, Hsi (H’i) Tu-yü-hun, Mu-jung örgütlerinin kimisinin proto-Tunguz ya da proto-Moğol sanılmasına karşın bunların proto-Türk oldukları yönünde görüşler ileri sürülmüştür (Bkz: Emel Esin)… ‘Türk Oğuz begleri bodun eşidin’ hitabıyla seslenir. Türk Budun (Bodun) ve Oğuz Budun’un ortaklaşa meydana getirdiği… Türk (ve) Oğuz Bey ve Bodununa… Oğuz ethnomisi Bizans kaynaklarında Uz olarak geçer. (Öte yandan, Rus ve Hazar (İbrani) kaynaklarında Tork/Türk ile bir adlandırma/terimleştirmeye başlandığı anlaşılıyor.) Oğuz sözünün oğ/uk kökünden türediği ve kandaşlık’ı karşıladığı (Bkz: Golden, s: 206) kabul görmektedir… Ziya Gökalp’ın Türk adına doğrudan bir itirazı olmamakla birlikte, Türkiye yerine Oğuzistan adını yeğlemiş olması… (Osmanlı, çeşitli sayfalar.)

[Uz-Oz-Og köklerinin, Oğuz’da birleşmiş olmaları ilginçtir. Yalçın Küçük, Ottoman’a (Teoman’a, toman’a) neden Osman denildiğini merak etmektedir. Belki de doğru merak, Osmanlı’nın Oz-manlı, Uz-manlı olabilmesi yönündedir. Cayce’deki Mu kabilesi ve ülkesi ile, Hassan’ın zikrettiği Mu-jung ise örtüşebilir.]

İyonya tarihi ustası, hukukçu profesör Bilge Umar ise Anadolu’nun Hellen’leşmesi ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Yunanistanın, bir ön-Hellen boyu olan ama kendisi de geniş ölçüde eski halkla (Pelegos’lar [Balıkçı’da Pelaj] ve Leleg’ler) karışmış bulunan, Mykene uygarlığı çağının halklarından, Akhios’lardan sonra, İ.Ö. 1150 dolaylarından başlayarak, yeni Hellen boylarının Yunanistanda bulduğu daha eski halkla karışması sonucunda ortaya çıkan, yeni ulusal kimlikli topluluğa Hellen’ler denir… Klasik çağda Hellen toplumunda ve Hellenleşmiş toplumlarda konuşulan Hellen dilinin de, daha önceki ya da daha sonra konuşulan Helen dilinden farklı birtakım özellikleri vardır. Örneğin H harfi daha önceleri A’ya yakın bir değer taşırken, klasik çağda İon boyu onu E değeriyle söylemektedir… 1071 Malazgirt Savaşında Diogenes’in ordusunda sağ koluna komuta eden Kolordu komutanının aile adı Alyattes idi… çoktanrılı öz Anadolu kültürünün egemen olduğu dönemde, Malazgirt Savaşından binlerce yıl önce, İ.Ö. 7. yüzyılda yaşamış olan Lydia’nın sondan bir önceki kralının, üstelik baba-tanrı Atta tapkasına işaret eden adının (aslı Luvi diline göre Alluwa-Attas, Atta’nın Işığı) 1071 Anadolusunda bile kullanılmasıdır. [y harfi düşen, genel olarak fonetik olarak okunmayan bir harftir. Baba-tanrı Atta size herhalde Ata-türk’ü de hatırlatıyordur.] (Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi, s: 5-6 ve 19, İnkılap Yayınevi, 1998)

[Halikarnas Balıkçısı’nın HKY s: 274 ve AS, s: 206 ve Yunanistan sözcüğünün (Farsi kökenli) anlatıldığı AS, s: 47 ile Umar örtüşüyor.]

Şimdi geliyoruz, Türklerin anayurdunun, Phaistos diskini tercüme ederek, Atlantis olduğunu ileri süren Nurihan Fattah’a: “Eğer Eflatun’un anlattığı Atlant gelenek ve göreneklerini Tatarlar ve akraba toplulukların gelenekleri ile kıyaslarsak, Atlantid(s) muamma bir ülke ve masal dünyası olmaktan çıkarak, tarihi gerçeğe dönüşür.” (TFD, s: 195)

“Zeus Yunanlıların en yüce tanrısı. Tanrıların ve insanların babası ve kralı. Kronos ve Rheia’nın oğlu. Miteolojiye göre Rheia, Zeus’u Girit’de doğurmuştur. Zeus’un daimi ikamet yeri Olym[po]s dağıdır. Zeus ve Hera’nın oğullarından birinin adı Hefest’dir. Sanırım Zeus’üün oğlunun adının sonundaki t fazla. Aslında oğul anlamı ifade eden bir harftir. Buna göre Zeus ve Hefes(t) tek ve aynı kelimedir. Fonetik açıdan Hfest’in bir diğer varyantı İfest olabilir. Orijinalinde bu adın Cebes veya Cefes olduğu görülmektedir. Tufandan kurtulduktan sonra [Atlantis iki Tufan yaşamıştır.] Nuh’un (İncil’e göre Noah) oğullarından birine Yefes (İncil’de Yapet) adını verirler. Kıpçaklar, Oğuzlar ve diğer Türk halkları, Yefes’in torunları kabul edilir… Olympos kelimesi, ulı-im-pa’dan teşekkül eder. Yüksekliği ve ululuğu ile diğer dağlardan ayrılan her dağa Olimpos denirdi. Ulı, ulu, yüksek; im,erkeklik organı; pa da oğul anlamınadır. [Pa ya da po kök eki, ister oğul-Fattah’a göre, isterse dağ olsun –Gülaltay’a göre-, farketmez. Olimpos, Erkeklik organı olarak yukarıya dikelmiş dağ ya da oğul demektir.]

Alıntılar bu kadar… Dahası da kitaplarda var. Benim yaptığım küçük bir iz sürme şimdilik… Gerisi gelecek. Buraya seçilen örnek alıntılar bilimsel bir süzgeçten geçirilerek, sistematik olarak derlenmedi. Sadece hipotezlere olanak verecek tarzda bir illiyet rabıtası aramaya yönelik olarak seçildi; sadece içinizi biraz olsun gıcıklasın, yukunun diye. Benimkisi bir tür dedektiflik. Bu arada Divitçioğlu’nun Kök Türkler (Ada Yayınları, 1987.) eserinde de Oğuzlarla ilgili bir yığın bilgi var. Yerimiz dar. Başka bir sefere.

Bütün bunlardan sonra, siz hâlâ, Troyalılar Türk müydü diye abes bir soru sorabilir misiniz? Tabii ki, Türk’tüler. Hatta Helenler de mi Türk yoksa? Benzemiyorlar mı?

TROY filmine gelince, fena değil. Seyredin. Ama Halikarnas Balıkçısı’nı okuduktan sonra seyrederseniz daha da keyif verici. Üstelik, sırada Büyük İskender ve Cengiz Han var. Bu filmleri mutlaka okuma hazırlığı yaparak gidin. Entellektüel olursunuz. MEME gibi işi sulandırıp mediokır-o hale dönüştürmezsiniz. O zaman MEME de EMEM (MM’nin İngilizce okunuşu) olmaktan vazgeçer.

KAYNAK: Prof.Dr. Veysel BATMAZ


About this entry