Damgaların Göçü Belgeseli ve Anadolu Türk Tarihinin Yeniden Keşfi

Damgaların Göçü

Ankara Güdül ilçesi Salihler Köyü kırsalında yer alan kaya resmi alanları içinde bizim ilk karşılaştığımız alan Deliklikaya kaya resimleri oldu.

Buradaki yuğ töreni alanı, yani ölü gömme töreni yapıldıktan sonra duaların yapıldığı, adakların adandığı, kurbanların sunulduğu yerde yine çok tanıdık resimler yer alıyor. Eski Türk kültüründe önemli yer tutan at ve kurt resimleri bunların başında geliyor.

Oldukça fazla sayıda resmin ve kurganların yer aldığı diğer bir alan ise Yıkılankaya mevkii. Buradaki resimleri de Milattan önce üç binli yıllardan Milattan sonra binli yıllara kadar tarihlemek mümkün. Yine burada da farklı dönemlere ait kültür katmanlarını ifade eden resimlere tanık oluyoruz.

Kaya resimlerini tanımlarken yapılış tarzına dikkat etmek gerekiyor. İlk ve en eski resimler dövme – vurma, ikinci dönemdekiler kazıma ve en yakın döneme ait olanların ise çizgisel üslupla yapıldığına dair tanımlamalar var. Fakat yine de kesin bir ayrım yapmak güç.  Çünkü bazı alanlarda aynı dönemlerde üç üslubun da devam ettiğine tanık olduk.

Bir diğer alan ise Salihler ve Adalıkuzu köyü kırsalında yer alan, Düdük dağının doğuya bakan yamaçlarındaki Asmalıyatak kaya resimleri. Burada derin bir vadinin etrafında yer alan sayıları bin civarındaki kurganlar da yer alıyor. Geçmiş çağların bu kutsal alanı yaklaşık olarak beş kilometre uzunluğunda bir duvarla çevrili.

Kurganlar içinde bir tanesi son derece büyük. Kurgan çapı yaklaşık 35 metre. Bir kağana ait olduğunu düşündüğümüz ve “Kağan Kurganı” olarak tanımladığımız kurgan vadinin batı yamaçlarında. Tam karşısında ise bütün alanlar içinde en zengin pano olan ve “Kağan Panosu” olarak isimlendirdiğimiz büyük pano yer alıyor.

Kağan kurganından karşıya baktığımızda ise Kağan panosunun hemen üst kısmında bir sunak alanı ve onun bir üst kısmında çapını on yedi metre olarak ölçtüğümüz büyük bir kurgan daha yer alıyor.

Bu kayalardaki resimler özellikle Türk dünyasının Altaylar bölgesindeki kayalardaki resimlerle önemli ölçüde birebirlik ve benzerlik gösteriyorlar. Ancak bu kaya resimlerinin bir başka özelliği, hem eski Türk kaya resimlerine benzemeleri, hem de Selçuklu ve Oğuz damgalarının da burada görülüyor olması.

Türkler Altay’lardan, Orta Asya’dan Anadolu’ya 1071’den çok önce gelmişler; gelirken de oradaki kullanmış oldukları kaya resimlerini buraya taşımışlardır.

Kaya resimleri zamanla damgaya, damga ise zamanla alfabeye dönüşmüştür. Yani bizim Orhun alfabesinde kullanılan harflerin önemli bir kısmı, damga olarak karşımıza çıkıyor. Bunu nereden biliyoruz? Türk dünyasında yapmış olduğumuz çalışmalarda, halı-kilimlerde, mezar taşlarında, sokaklarda ve birçok etnografik eserlerde Orhun alfabesindeki damgaları birebir görüyoruz.

Bu açıdan Türkiye’deki sosyal bilimciler, özellikle sosyolog, antropolog, tarihçiler için bu belgesel dizisi sanırım büyük ufuk açacaktır ve Türk tarihi, hatta dünya tarihi yeniden yazılacaktır.

Bu resimlerin, damgaların bize gösterdiği bir başka husus da şudur; nasıl ki biyolojik hayatımızda DNA’lar varsa sosyal hayatımızda da DNA’lar vardır. Ben buna sosyal DNA diyorum. Başka bir tabirle sosyal genetik diyorum. Çünkü Sibirya’dan Balkan’lara kadar olan Türk kültür coğrafyasına baktığımızda birbirinden haberdar olmayan, birbirini görmeyen, birbirinin coğrafyasını tanımayan insanların çok farklı bölgelerde aynı üslubu ortaya koymaları, aynı damgaları kullanmaları son derece manidardır.

“Damgaların Göçü” belgeseli Türk tarihini ve dünya tarihini değiştirecek sosyal özelliklere sahip ve yıllardan beri söylenen bir türküde dile getirildiği gibi bize “Ankara’nın taşına bak’’ diyecek. Eğer Ankara’nın taşına bakarsanız Altay’ları, Türkistan’ı, Sibirya’yı göreceksiniz.

KAYNAK: Mustafa AKSOY


About this entry