Türk’ün Tarih Sahnesine Çıkışı

a.     Destan ve Efsanelere göre:

Türk, tarih sahnesine, kendi öz adıyla nasıl ve ne zaman çıkmıştır? Bu sorunun genelinde, “insan”m ortaya çıkması ve ardından bu insanın belirli özellikler kazanması, yani Türk olması meselesi vardır. Bu eserin temel amacı, Türk’ün temel özelliklerinin belirlenmesi olduğundan, burada, Türk’ün, Türk olarak tarih sahnesine çıkışıyla ilgili bilinenleri hulâsa edeceğiz. Bu arada hemen belirtelim ki Türk’ün bilinmesinde en önemli kaynak, kendisi, yani bu insanların kendi geçmişlerinin ve kökenlerinin tasavvurlarıdır. Türklerin kökenlerine dair bilinenler iki kümede görülebilir. Bilindiği üzere, insanların kendi kökenleriyle ilgili inanışlarına mitoloji denmektedir.

Türklerin kendi içinde yaşayan veya bir dönemde artık yazıya geçirdikleri inanışları olmakla birlikte, komşularının, Türklere dair yazdıkları, daha erken tarihlerde yazıya geçirildiğinden bu bilgileri öne almak icab etmektedir.

Türklerin Komşularının Yazdıkları:

Türklerin komşuları arasında bazı milletler, çok eski zamanlardan kalma yazılı kaynaklara sahip olduklanndan, komşulanna dair güzel bilgiler saklamışlardır. Aslında, Türk tarihiyle ilgili bilgilerin, ilk zamanlar için büyük ölçüde komşulannın yazdıklanndan öğrenilmesi, apayn bir gerçektir.

Komşularla kimi zaman savaş olmuş, hasım durumda kalmıştır. Ancak yine de onların yazdıklarında, özellikle Milâddan Önceki ilk zamanlar için dikkate değer bilgiler bulunmaktadır. Bunları,

a. Çinlilerin,

b. İranlıların ve Hintlilerin,

c. Yunan, Roma ve Bizanslılann,

d. Arap ve diğerlerinin yazdıklan olmak üzere,

dört ana kümede toplayabiliriz:

a. Çinliler: Türklerin kökenine ve en eski zamanlanna dair en erken ve en çarpıcı bilgileri vermişlerdir. Çünkü onlar da kuzey ve batı komşulannı en iyi şekilde bilmeye çalışmışlardır. Çin, dünyada kendisini esas, komşulannı ise bu ana unsurun yardımcısı ve tabî kabul ediyordu. Komşulannın kökeni ise çoğu zaman birer hayvan, böcek, sürüngen vs.den getiriliyordu. Belki bu geleneğin etkisiyle, Türkler için de köken olarak, bir hayvanı, kurt’u uygun bulmuşlar veya Türkler arasında kurtla ilgili rivayetleri bildiklerinden, bunun Türklerin menşei için uygun olduğuna inanmışlardır. Hemen ilâve edelim ki kurt (börü), bütün Türklerin değil, Türkler arasındaki bazı boylann kökeninde birkaç şekilde, anne ve baba olarak yer almaktadır. Kurt’un anne oluşunda olay şöyledir: düşmanlan tarafından yok edilen Türk kavminin son ferdi kol ve bacaklan kesik halde göl kenannda bırakılmıştır. Burada kendisini dişi bir kurt bulmuş, kaçınlarak bir mağarada beslenmiştir: Kurttan olan on çocuğundan birisi A-şi-na olup, bu boy, Bayraklarının başına kurt şekli vermişlerdir. Bu boy, bir müddet sonra mağaradan çıkarlar ve olaylann sonucunda Göktürk Devleti kurulur. Bilindiği gibi, çocukları emziren dişi kurt, Roma Şehri’nin kuruluş efsanesinde de görülür.

Kurt’un baba olması, Kao-che’lerin (ki buna Hun da diyebiliriz) menşe efsanesinde bulunmaktadır. Bu efsane, Türk ülkelerinde yaygın olarak bulunan Kız-kulesi yer adının gerçeğine ışık tutmakta, kökenini açıklamaktadır. Çok güzel iki kızının ancak ilâhlarla evlenmeye lâyık olduğunu düşünen Han, kızlarını, ilâhlarını gelip evlenmesi için, ülkesinin uzak bir yerine yaptırdığı kulede, bırakır. Uzun bir süre gelen-giden olmaz; nihayet kulenin dibine yerleşen kurt, bir zaman sonra, “acaba bizim evleneceğimiz ilâh bu olabilir mi?” diye, kızlardan küçüğünün dikkatini çeker ve sonunda evlenirler. Burada kurt, hükümdar kızlarıyla evlenmiş ve çocukları Türkler olmuştur. Asya içlerinde, Hayvanlarla, imlâ köpeklerle ilgili efsaneler de İt-barak kavmi gibi, vardır.

b. İranlıların doğu ve kuzey komşularıyla ilgili olarak yazdıkları erken ve geç devirlerde efsanelerle karışmıştır. Hind kaynaklarında, haklarında bilgi sınırlı olan Turuşka adı verilen kavim, muhtemelen Türklerin ataları olmalıdır. Oldukça ayrıntılı bilgi İran millî destanı olan Şehname, İran ile Turan’ın yani İran âlemi ile Türk âleminin mücadelesinde bulunmaktadır. Firdevsi, Şehname’sinde, geçmiş bin yıllarla ilgili bilgileri efsane ile içice olarak vermiştir. Turan’ın, yani Türklerin başında olan Afrasiyab’ın, Alp-er Tonga’nın bir başka adı olduğunu Kaşgarlı Mahmud söylemektedir.

c. Yunan, Roma ve Bizans tarihçiliği, belirli bir tarih yazım geleneğini devam ettirmişlerdir. Onlar, kuzey ve kuzey-doğulannda yaşayanlardan başlıca kavim olarak eski Yunanlılann ilk temas ettiği Karadeniz kuzeyinin kavmi Saka=Skit’leri bilirler. Bu adı devam ettirerek doğudan gelen sonraki Türkler de hep “Skit” diye anılır; Aydınoğlu Gazi Umur Beğ’in askerleri “İskit” olduğu gibi, Timur da bir “Skit” kahramanıdır.

d. Tarihî devirlerde Türklerle temas edenlerin yazdıklan, imlâ Araplarınkiler, artık doğrudan doğruya yalın tarih olarak kabul edilebilir (Bkz., Ramazan Şeşen’in eserleri). Bu kaynaklarda çok dikkate değer bilgiler olup, Türkler böylece Ortaçağlardaki olay ve oluşumlarda kendi büyüklüklerine uygun şekilde yer alacaklardır. Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri ile, kökenlerini, kutsal kitapların yazdıklarına uygun bir izah yolunu tutmuşlardır. Buna göre Türkler, Nuh Peygamberin tufandan sonra geride kalan oğullanndan Yafes’in soyundan gelmektedirler. Böylece Türkler, Yafes yolu ile Hz.Adem’e kadar inebilen bir inanışı benimsemişlerdir. Bu yeni inanış, eski destanlan bile etkilemiştir. İslâmi devirde, XIII. Yüzyıl sonlannda yazıya geçirilip Farsça’ya çevrilen Oğuz Destanı’nda, Oğuz Han, “Allah” sözünü bile (Tann’yı değil) daha doğuştan bilen ve O’na inanan bir kimse olarak tasavvur edilir. İslâmiyetin etkisiyle, eski inanışlar özellikle seçkin aydınlann zihninden silinmiş gibidir. Bununla birlikte, şuur altında, eski inanışlann kalmtılan bütün canlılığı ile yaşamaya devam etmiştir. Meselâ, ıssız bir yerde sağlam yekpare bir kule, kuleye benzer bir kaya, veya su, deniz veya göl içinde bir ada ve üzerinde yapı görünce, burasının vaktiyle Hun hükümdannın kızlan için inşâ ettirdiği yapı olduğunu hatırlayıp hep “Kız”h isimler vermişlerdir: Kız-kalesi (kulesi); Kızlarkalesi, Kırk-kız kalesi gibi.

Türklerin, bizzat kendi inanışlarına göre nasıl yaratıldığı ve Türk diye tanımladığı ayrı bir sorundur. Türk adını almış olan Türk Hakanları, kendi menşelerini “Gök”de kabul etmişler, belki de öyle uygun görmüşlerdi. Yazıtlarda Bilge Kağan, kendisinden “Tanrı gibi, Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağan” şeklinde bahsetmektedir. Bu hususta en eski kaynak Göktürk kitabeleridir. Orada Bilge Kağan, insan-oğlunun yaratılışını şöyle anlatıyor:

“Üstte mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldıkta ikisi arasında kişi oğlu yaratılmış. Kişi oğlunun üzerinde de atam Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş.”. Türk’ün kökenini doğrudan insan olarak gösteren bu anlamlı inanışın açık bazı izlerini kitabelerde buluyorsak da ayrıntıları bilinmiyor. Geç devirlerde tesbit edilen ayrıntıları ise, başka etkileri taşımaktadır. Görülüyor ki genelde, Türkler kendileri için özel bir yaratılışı söz konusu etmemektedirler. Türkler “kişi oğlunun” yani insan-oğlunun genel yaratılışından ayrılmamışlardır. Bununla birlikte, sıradan insanlardan olmak istemeyenler, kendilerine daha başka menşeler de aramışlardır. Belki kurt menşei bunlardan birisidir. Yöneticilerin ortaya çıkışını yansıtan mağaradan giyimli doğan çocuk rivayeti de bu arada zikredilebilir. Oğuz Destanı, Türklerin kendi kökenlerine dair bilgileri saklayan bir eserdir. İslâmiyetle ilgisiz bir aslî Türkçe şekli yanında, İslâmî dönemde yazılan metninin Farsça çevirisi ile günümüze kadar gelmiştir. Destanlara göre ilk Türkler Ceyhun nehrinin ötesinde oturuyorlardı. Hem Oğuz destanı hemnŞehname bunu açıkça gösteriyor. Ceyhun ötesinde Türklerin hâkim olması M.Ö. bin yılların eseridir. Oğuz Han, dünyanın birçok yöresine sefer edip idaresine alan bir hükümdardır. Moğollar, Kanglı, Kıpçak, Karluk, Ağaçeriler sonra ayrılmışlardır. Uygurların da hakanı olan Oğuz’un asıl vatanı, şimdiki Kazakistan’nın güney tarafıdır. Oğuz Handan sonra Irkıl Hoca, Oğuz Devleti’nin içindeki boyları bir esasa kavuşturmuştur. Oğuz’un üçü ışıktan gelen, üçü de göl içindeki adada bulduğu iki ayrı eşinden doğan altı oğlundan olan 24 torunu, 24 Oğuz boyunu gösteriyor. İlk üç oğul Bozoklan, ikinci eşden olan üç oğul da Üçoklan teşkil etmişlerdir. Bilinen tarihî devirlerdeki birçok sülâle, Oğuz boylanndadır. Selçuklular Kınık, Osmanlılar Kayılardan gelmekte idiler. Bu arada Kayılann, Göktürk çağına kadar inen, çok eski bir Türk boyu olduğu, kitabelerden anlaşılıyor. Aynı şekilde Akkoyunlular Bayındır, Nadir Şah da Afşar boyundan idiler. Oğuz Destanı’nda adı geçmiş olan boyların, bir kısmı, sonradan düzenlenen Oğuz heyetinin dışında kalmışlardır. Kayılar gibi Peçeneklerin de önemli bir kısmı Oğuzlardan ayrı sayılmışlardır. Oğuz Destanı’nın oluşumu, M.Ö. yıllardan başlayıp, XI. Yüzyıla kadar sürmektedir. Destanlardaki öteki bilgilerin yorumu ise çok ayrıdır. Bunu Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan, Hüseyin Namık Orkun ve Faruk Sümer gibi araştırmacılar yapmışlardır. X. Yüzyıldan sonra oluşan daha yeni destanlar da vardır. Ancak bunlardaki bilgiler daha ayrı esaslarda oluşmuştur (Manas Destanı gibi). Bunları, doğrudan Türk siyasî tarihîni öğrenmek için değil, Türk hayatının çeşitli yönlerini bilmek amacıyla kaynak olarak kullanmak mümkündür.

b. Arkeolojik Verilere Göre:

Arkeolojik verilere göre, Türklerin ilk zamanlan ilk bakışta çok açık değildir. Zira bilinen tarihî devirlerde Türklerin oturduğu hemen bütün alanlar, yazılı kaynakların olmadığı devirlerde, komşu kavimlerle meskûn gösterilir. Bunun bir büyük sebebi, araştırma yapanların, belirli bir siyasî amaca yönelik yorumlarıdır. Gerçi buluntular ve elde edilen malzeme tasvir edilip, resimlendirilmektedir. Türklere, Asya’nın kültürel sahalarında yer ayırmamak peşin hükmü sebebiyle, tarihî araştırmalarda arkeolojik devirlerde Türklerin eserinden söz etmek, belirli bir Göktürk devri dışında yoktur. Bilinenlere göre Türklerin hâkim olduğu bozkır sahasında, M.Ö. ikinci bin ortalannda Aryaniler, yani Avrupalılar oturmaktadırlar. Dolayısıyla, Türkler veya Türkçe konuşan kavimler buralara, sonradan gelmiş olmalıdırlar.

Gerçekte, Aral, hatta Hazar Denizi’nden Baykal Gölü’ne kadar olan sahadaki arkeolojik kültürlerin, sonraki zamanlarda var olduğu kesin olan Türklerle çok yakın bir ilişkisi olmalıdır. Meselâ, Kazakistan içlerindeki buluntular, taş devrinden itibaren takip edilebilmektedir. Bronz çağ, demir çağı buluntulanndan göçebelik dönemine geçilmektedir. Aynı şekilde Yenisey boylarında da pek çok kazılar yapılmıştır. Buralarda, belirli coğrafî yörelere göre adlandırılan büyük kültürler vardır. M.Ö. 1300-800 yıllan arasında “Karasuk” kültürü vardır. Bu yöreyi inceleyen Kiselev’e göre, gerek Karasuk, gerekse takib eden “Tağar” kültürleri, yöredeki İranî (Aryani) unsura aittir. Ancak Tagar kültürünü, doğrudan eski bir Türk kültür çağı olarak ele alanlar da vardır. Arkeologların deyişine göre, Türkler nihayet, V. Yüzyıl sonlanna doğru Altayların bir vadisinden çıkmışlardır. Bütün bu sahalardaki eserler Türk’e pek mal edilemez. 1960’lı yıllarda, Kazakistan’da Almatı doğusundaki Esik kurganındaki bir mezarda, altın elbiseli prensin mezanndaki eşya üzerindeki bazı şekiller Göktürk harflerinin en eski şekilleri olması ihtimali vardır. Bu husus genel bir kabul görürse, Türklerle ilgili birçok bilgi, çok daha eskilere gidecektir. Nitekim Rus ilim adamlan arasında, Göktürk alfabesinin V. Yüzyıla kadar indiğini kabul edenler de vardır (D. Vasiliev). Arkeologların kazı sonucu ortaya koydukları buluntuları Türk gözüyle yorumlarsak, Türklerin atalarının Asya içlerinde en eski zamanlardan beri oturmuş olması kadar tabiî bir şey olamaz. E. Esin, B. Ögel gibi Türk bilim adamları Sovyet arkeolojik neşriyatını takip ederek bazı neticelere ulaşmış idiler. Günümüzde ise bu konuyu takip etmek daha kolaylaşmıştır. Emel Esin’e göre Tagar kültürünü yaratanlar Töliş Türkleri olup, bunlar yan göçebe, yani mevsimlik bir hayat yaşamakta idiler. Yukarıda da belirttiğimiz sahada, M.ö. bin yıllarda, hayvan üslûbunu esas alan bir sanat vardır. Hayvan mücadelelerini esas alan bu sanat tarzı, Saka=Skitlere mahsus olarak kabul edilmektedir. Hayvanları çok eskiden ehlileştiren, hayvanlarla haşır-neşir olanlardan birisinin Türkler olduğu da unutulmamalıdır. Türkler hem hayvanlarını, hem de onların koşum takımlarını eğerlerini severek yapıyorlardı. Bu bakımdan bu sanatın yapıcılarının ve taşıyıcılarının da Türkler olması tabiîdir. Burada bahis konusu edilecek son arkeolojik özellik, Türklere has taş-nine (yanlış adıyla balbal) geleneğidir. Mezar taşı olarak, mevtanın heykelini dikmek özelliğine en erken Skitlerde rastlanır. Türkler, mezarlarının doğu girişine yatanın bir heykelini dikerlerdi. Bunlar içinde dikkat ve itina ile oyulmuşları vardır. Bunlar, hiçbir zaman sıradan eser olmayıp, ayrı ayrı kişilere ait olduklarından farklı özellikler taşırlar. Böylece, batıdaki Etil nehri boylarından, Baykal ötelerine kadar yüzlerce kadın ve erkek mezar taşı bulunmuştur. Heykel gibi mezar taşı geleneği, sonraki bin yıllarda, XVII-XIX. Yüzyıllarda Osmanlı Türklerinin ülkesinde de devam edecektir. Oğuzların kışlık merkezi olduğu tarihî kaynaklarda açıkça belirtilen Yenikent’deki arkeolojik kazılarının neticesine kısaca temas edelim. S.P. Tolstov, bu iskân yerinde XI. Yüzyıl kültürü ve Milad yıllarının kültürü arasında hiçbir fark olmadığını, kesinlikle göstermiştir. Demek ki Skit kültürü denilen gerçek ile, Oğuz Yabgularının zamanındaki insanlar ve hayatları, tamamen birbirinin devamıdır.

c. Netice:

Türklerin geçmişi, belki doğrudan Türk olarak değil, fakat VI. Yüzyıldaki Türk’lerin ataları olarak çok daha eski bin yıllara kadar gitmektedirler. Türkler artık daha iyi bilinen dönemlerde de, insanlığın belli başlı insan kümelerinden birisi sayılmışlardır. Türk, miladdan önceki yıllarda, kısmen efsanelere karışmış olarak, kısmen de Yunan-Roma kaynaklarının açık bilgi vermeksizin yazdıklarında Skit=Saka olarak vardır: Çinliler ise aynı kütlenin doğu kanadını Hsiung-nu olarak bilmişlerdir ki bu kütleden kopup Avrupa’ya kadar ulaşanlara Hun adı verildiğinden, hepsine Hun diyebiliriz. Önasya esaslı kutsal kitaplardaki bilgiler de Türk’ü, Nuh Peygamberin oğlu Yasefin neslinden gösterir. Nuh’un öteki oğullan Ham ile Sam da başka milletlerin atalandır. En kesin bilineni, belirli dili, alfabesi ve teşkilâtı olan insanlann, Türk adı altında, VI. Yüzyılda bir devlet kurmuş olduklandır. Böylece, bu kavram, Türk’ün gerçek tarihînin tam orta noktasında, çok eskiler ile sonraki devir arasında âdeta bir köprü görevini yüklemiştir. Uygurlar, Dokuz-Oğuzlar, Kırgızlar veya Karluklar, o devir yazıtlannda açıkça Türk diye anılmasalar dahi, Türk ile aynı özellikleri taşımışlardır. Dolayısıyla onlan da, büyük ve geniş anlamıyla Türk içine almanın yanlış sayılmaması gerekir. Türk Kültürünün gayretli araştırıcısı Emel Esin, Türk hayatının erken devirlerini, son yazdığı makalelerinden birisinde şöyle hulâsa etmektedir:

“Türk kültürü, Kuzey Eurasia kıtasının geniş ufuklarında doğmuştu. Türkler hakkında en eski kaynaklar, Çin tarihleri, Miladdan önceki üçüncü asırda yaşayan tarih sahnesinde Türk olarak belirecek birkaç boy üzerinde bilgi vermektedir (Basmıllar, Kırgızlar, Uygurlar ve Çinlilerin Tingling=T’ieh-le gibi adlar ile andıkları Kağnı sahibi kabileler, yani Kanglılar). Bu Türk boyları Çin’in kuzeyinden batıya doğru, Aral Denizi’ne kadar uzanan bir kuşak boyunca kurulmuş devletler olarak tanıtılmaktadır. Böylece erken Türkler, Kuzey Eurasia kıtasında yaygın, muhtelif ırklardan (europid ve mongoloid) boylar çevresinden idiler Çevrenin doğusu hakkında araştırmalar şunu göstermektedir: aslen ana etrafında teşekkül eden küçük çapta ekinci toplumlar, Miladdan önceki ikinci bin yılın sonunda, bir istilâ sonrasında, muhtelemen Ari kavimlerin ilerlemesi neticesinde hayat tarzlarını değiştirmişlerdi.

Bu insanlar, geçimlerini çobanlık ve av ile sağlamaya başlamışlardı. Soğuk mevsimi, eskisi gibi, hücumlara karşı tahkim edilmiş surlu kışlaklarda geçiriyor ve muhtemelen kuvvetli, gerçekçi ve heyecanlı, hamasi üslûpdaki sanat eserlerini meydana getiriyorlardı. Surlar içindeki kışlalarda, otağların yanında, benzer şekilde inşâ edilmiş sıvalı ağaçtan evler de vardı. Kırgız Türkleri, miladdan önceki son asırda, Çin tarzında köşk de yapmışlardı. Baharda sürüleri yayla ve otlaklara götürüp çadır (göçürülebilir ev) altında yaşıyorlardı .Günümüz araştırıcıları mevsim göçleri yapılan hayat tarzına yarıgöçebelik demektir. Mevsim göçleri sırasında, sürülerin birbirine karışmaması için her boy, sürülerine kendi damgasını vuruyordu. Sanat eserlerindeki damgalar, kuzey Asya kültürünün bir alâmeti oldu.

Mevsim göçlerinde karşılaşılan güçlükler ve boylar arasında çatışmalar, erkek savaşçı kişiliğinin, Türkçe tabiri ile er ve alp şahsiyetinin ön plâna geçmesine yol açmıştı. Erler ve alpler, alpagutlar, bağaturlar arasında kurulan kademeli bağlar, orduları çekirdeği olacaktır. Alpler şölenlerde mertebeye göre sıralanıyor ve içki kadehi ile, savaş tanrısı timsali kılıcı şahit tutarak büyüklerine bağlılık andı içiyorlardı. Er ve diplerin mezarlarında ve heykellerinde görülen alâmetleri kılıç veya kama asılı kemer ile kadeh idi. Toplumdaki değişiklik, kadınların hayatında çok fark yapmadı. Kadınlar yine ailenin bakımı ile, “evci” olarak kalmakta, ilâveten göç esnasındaki güçlüklere ve çatışmalara bile karşı koyabilmekte idiler. Ana tanrıça tasavvurunun, ana etrafındaki önceki aile düzeninin hatırası olduğu sanılır.

Kuzey Eurasia mezarlarında bulunan eşya, yarı-göçebeliğe uygun olarak taşınabilir cinsdendir. Eski Türkçe adı ile “kerekü” veya otağ diyeceğimiz, Kuzey Eurasia’nın üstüvani şekilde ve künbedli çadırının, işlemeli keçe örtüleri ile keçe, yahut yün yaygıları bulunuyordu. Halılar merasim eşyası da sayılıyordu. Atlı boyların kıyafetleri çakşır ve keçe çizme, kaftan, kepenek, kürk hem soğuktan hem güneşten koruyacak börkler, asırlar boyunca değişmeyecekti. Birer sanat eseri olan madenî ve kemikten küçük levhalar, giyimde olduğu gibi, at takımlarında da kullanılıyordu. Boy beği mertebesinde olmayan erkekler, kadınlardan daha sade kıyafette idiler. Fakat onların da küpeleri, gerdanlıkları olabilirdi. Tarihî Türk devrinin en erken safhasından beri işlemeli yaka ve kol ağızlarına dikilebilen şeridler, mertebe işareti olarak gözükmektedir. Sanat eserlerinde, kadın tasvirleri, uzun elbiseler ve tac gibi başlıklardan seçilebilmektedir. Kuzey Asya atlı boylarının mezarlarının bir hususiyeti de çok sayıda ve gelişmiş silâh cinsleri ve zırhlar ile tulgalardır. Atlı boylar dört nala gidişte hem öne, hem arkaya ok atmak mahareti ile ün salmışlardı. Türklerde böyle üstün okçuların alâmeti, başa taklan çift şahin kanadı idi” (“Türk Kütür Tarihî, İç Asyadaki Erken Safhalar”, Erdem, 1/2, Mayıs 1985, s.409-428).

KAYNAK: Tuncer BAYKARA – Türk Kültür Tarihine Bakışlar


About this entry