Türk Hâkimiyet Anlayışında Kut – Tanrı Münasebeti

Karizmatik otorite anlayışının tabî bir neticesi olarak, Türk düşüncesinde “kut”u yani “siyasi otorite”yi Tanrı veriyordu. Demek ki egemenlik Gök’ten alınmaktaydı30. Eski Türk hâkimiyet telakkisi hükümdarda Tanrı bağışı bazı vasıfların varlığını kabul eden bir anlayıştı. Buna göre Türk hükümdarına idare etme hakkı Tanrı tarafından bir ilahi lütuf olarak bağışlanmıştır. Bir başka söyleyişle hükümdar, Tanrı irade ettiği, kendisine “kut” (hâkimiyet kudreti), “ülüğ” (nasib ve kısmet) ve “yarlıg” (Tanrı’nın izni ve kader) verdiği için hükümdardır ve siyasi iktidar otorite hakkına sahiptir. Yani onun, devleti idare etme hak ve selahiyetinin kaynağı kendisine kut veren Tanrıdır, hakimiyetin menşei ilahidir. Bu bakımdan Türk kağanı adeta göğün yeryüzündeki temsilcisi gibidir31.

Yönetme yetkisine sahip olan kağan ise artık ilahi lütuf ya da hak adına, teokratik temsilci sıfatı gibi bir güçle değil, Tanrı’nın “nasb” ettiği hükümdarlık sorumluluğunu yerine getiren bir “görevli” gibi hareket eder. Bundan dolayı Türk hükümdarları insan üstü bir varlık olamaz. Görevi ile ilgili sorumluluğu kesindir.

Nitekim kut’a nail olmuş birinin, görevini yerine getirdiği sürece hükümdar kalması mümkündür. Aksi halde toplumun o hükümdara saygı ve itaati bırakması söz konusudur. Onun için Yusuf, siyasi iktidarı “Baş üstünde kılıç” sayar32. Bu hâkimiyet anlayışının Asya Hun İmparatorluğu zamanından beri yüzyıllar boyunca Türk devlet idaresinin temel unsuru olarak kaldığı da malumdur. M.Ö. 176 yılında Tengri Kut’u (yani Tanrı’nın siyasi iktidar verdiği kişi) unvanını taşıyan Hun hakanı Mete’nin, Çin imparatoruna gönderdiği mektup şöyle başlar: “Ben Tanrı tarafından tahta çıkarılmış büyük Hun Hakanı -Tanhu veya Tanju’su-”33 Büyük Hun İmparatorluğu’nda bu tarihî Türk düşüncesinin Mete’den 120 yıl sonra bile çok canlı bir şekilde yaşadığı görülmektedir: X. Hun Hakanı olan Huluku Han (M.Ö. 96-85) Çin İmparatoruna yazdığı mektubunda “Hunlar göğün mağrur çocuklarıdır” diyordu34. Avrupa Hun hükümdarları ile ilgili tarihi kayıtlarda da siyasi otoritenin ilahi menşei görülebilir. S. Eckhart’a göre “son derece karakteristik birkaç yarı efsanevi-yarı tarihi kayıttan, Attila’nın kendisini ilahi hükümlerin tabii ve Tanrının lütfuna mazhar bir kul saydığı meydana çıkmaktadır.”35. Bu hâkimiyet, kan yolu ile babadan oğla geçerdi36. Bizzat Attila, “hakanlığının Tanrı tarafından ve bütün insanlığı idare etmek için verildiğine” inanırdı. Yine çok daha sonraki Türkler gibi Attila da kendisini, “Tanrının bir ordusu” gibi düşünmüştü. Batılılar da günahlarından dolayı cezalandırılmaları için Tanrının Attila’yı gönderdiğine inanırlardı. Bu sebeple ona “Tanrının kırbacı” denmiştir37. Göktürk çağında da aynı anlayış oldukça belirgindir. Göktürkler, her bakımdan Büyük Hun İmparatorluğu’nun bir devamı idiler. Bu nedenle pek çok Hun âdet, gelenek ve devlet teşkilatına ait yaklaşımın Göktürkler’de çoğu zaman aynen, bazen de kısmi değişikliklerle yaşayacağı tabii idi. Hükümdarlık alametlerinde, özellikle unvan ve lakaplarda bu durum açık olarak müşahede edilebilir. Bu çağdaki “Kutlug”, “Tengriteg Tengri Yaratmış”, “Tengride (kut) bulmuş” unvanları dikkatleri çekmektedir. Daha Göktürkler’in menşe efsanesinde ilahilik telakkisine şahit olunur. Bu efsanede ilahi menşe anlayışının motiflerinden olan “kurt” önemli bir rol oynamaktadır38. Göktürk Kitabelerine aksettiği hali ile Göktürk çağı Türk düşüncesinde (daha evvel il bahsinde söz ettiğimiz üzere) “devlet” in Tanrı tarafından verildiği inancı hakim idi. Millet ile kağanın durumu Tanrı tarafından yasanır ve tayin edilirdi. Bu çağda Türkler zaman zaman Tanrı için “İl berigme Tengri” yani “İl (devlet) veren Tanrı” da diyorlardı39.

Göktürkler de Hunlar gibi, kağanların ve milletin başarı ve başarısızlıklarını Tanrı’nın takdirine bağlıyorlardı. Başarısız kağanlar ile Tanrı yolundan çıkmış Türk milletini, Tanrı zaman zaman cezalandırıyor ve onun ilini (devletini) elinden alıyordu. Türkler muvaffakiyetlerini ve felaketlerini hep Tanrı’nın yasamasında arıyorlardı40. Göktürk devlet düşüncesine göre, Türk kağanları kutlu ve mübarek idi. Fakat Türk kağanları ne bir Tanrı ne de Çin imparatorları gibi eti ve özü ile mukaddes “Tanrının oğlu” vasıflarına haizdirler. Bir Türk soylusu kağan olabilmek için Tanrı tarafından verilmiş bazı özellikleri taşımalıydı: Tanrı kendisine “yarlıg” (Tanrının izni ve kader) vermeli idi. Tanrı diğer insanlardan ayrı olarak onu “nasip, kısmet ve iyi talih” (ülüg) sahibi kılmalıydı ve en önemlisi o kimseyi “kut” (siyasi otorite gücü) ile donatmalıydı. İşte bütün bu sebeplerle Bilge Kağan hükümdar oluşunu şöyle anlatıyordu: “Tanrı yarlık verdiği için özüm tahta oturdum! Dünyanın dört köşesinden milletleri, düzenledim…”41. Bilge Kağan tahta çıkışı gibi sonraki icraatını da Tanrının bu “yasaması”na bağlamaktadır: “Ondan sonra Tanrı yarlık verdiği için, kutum ve kısmetim var olduğu için ölecek milleti diriltip, eğittim (besledim). Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım, az milleti çok kıldım.” 42 Yine Kül-Tigin Yazıtı’nda yer alan şu sözler, “Tanrı yarlık verdiği için, özümün kutu var olduğu için kağan oldum”43 de aynı mahiyettedir. İlteriş Kağan da devletsiz ve kağansız bir milleti Tanrı yarlık verdiği için derleyip, toplamıştır: “Tanrı izin verdiği için illiyi ilsizleştirmiş, kağanlıyı kağansızlaştırmış, düşmanı tabi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş…”44 Esasında Tanrı ülüg ve yarlık verdiği gibi, bir de “küç” (güç) vermeli idi. Kitabelerde özellikle kağanın ve Türk milletinin başarılarında güç unsuru da önemli yer tutuyordu: “Tanrı güç verdiği için, babam kağanın ordusu kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş.”45 “Tanrı güç verdiği için orada mızrakladım, perişan ettim.”46 Bilge Kağan’ın şu ifadesi de konumuza örnek oluşturur: “Tengriteg tengride bolmuş Türk Bilge Kagan.”47. Tanrı, “Türk milleti yok olmasın diye” İl-Teriş Kağanı Türk milletinin başına getiriyordu. İl-Teriş Kağan’ın Göktürk Devleti’ni nasıl kurduğu, oğlu Kül-Tigin yazıtında şöyle anlatılıyordu: “Türk Tanrısı ile Türkler’in kutsal yer ve suları, (Türk milletinin) kaderini şöyle çizmişler: “Türk milleti yok olmasın, bir millet olsun diye, babam İl-Teriş Kağan ile annem İl-Bilge Hatun’u Tanrı tepelerinden tutmuş ve (kişioğullarının) üstüne çıkarmış…”48  Kitabelerdeki bu anlayışa göre Tanrı, “adı” ve “ünü” yok olmasın diye Türk milletinin üzerine iyi kağanlar getiriyordu. Bilge Kağan kendisinden şu şekilde bahsediyor: “Türk milletinin adı ve ünü yok olmasın diye: babam Kağanı anem Hatunu (yukarı) götürmüş Tanrı! İl veren Tanrı Türk milletinin adı ve ünü yok olmasın diye özümü tahta oturtan gerçek O Tanrı…!”49 Burada Bilge Kağan tahtın kendisine Tanrı tarafından verildiğini çok açık olarak ifade etmektedir.

630 yılında Göktürk Devleti Çin’in esareti altına girmiş bulunuyordu. Bu esaret hayatı 692’ye kadar yaklaşık 50 yıl devam edecek ve Türk milleti üzerinde derin izler bırakacaktır. İşte bu durum kitabelerde tamamen Tanrının takdiri olarak izah edilmektedir. Ünlü Göktürk veziri Tonyukuk’un yazıtında ilgili olaylar şöyle anlatılıyor: “Bilge-Tonyukuk, ben özüm Çin’de doğdum. Türk milleti (o zamanlar) Çin’e bağlı idi. Türk milleti bir Hana sahip olmayınca Çin’den ayrıldı ve (başka bir) Han buldu. (ondan sonra) Han’ını bırakıp yeniden Çin’e bağlandı. Bunun üzerine Tanrı şöyle demiş: “-(Ben sana bir) han verdim. (sen ise) Han’ını koyup (Çin’e) bağlandın” (Türk milleti Çin’e) bağlandı diye, Tanrı (onları) öldürmüş. Türk milleti (böylece) öldü, dağıldı ve yok oldu.”50

Siyasi otoritenin menşeini Tanrı’ya dayandıran kitabelerdeki Türk anlayışı adeta sistemli bir manzara arz etmektedir. Öyle ki, otorite kavramı ile ilgili hayatın her safhası tamamen Tanrı’nın takdir yetkisine bağlanmıştır. Türk kağanlarının tahta çıkması (otoritenin tesisi), bundan sonraki icraatları (otoritenin kullanılması) ve nihayet herhangi bir sebeple devletin yıkılması (otoritenin zaafa uğraması veya ortadan kalkması) hep Tanrının “yasama” sı ile izah edilmektedir. Ayrıca, buradaki anlayışın, Kağanlar kadar Türk milletinin başarı veya başarısızlıklarını da Tanrının takdiri ile izah etmesi dikkat çekici bir husustur. Bu durum ister istemez Osman Turan’ın, Göktürk adındaki Gök’ün “semavi” anlamını da ifade etmesinden dolayı “bu, hükümdar gibi milletin de ilahi himayeye ve semavi sıfata sahip olduğunu açıklar”51 şeklindeki görüşlerini hatırlatıyorsa da, Gök-türk adındaki “Türk” sözünün “etnik” bir isim olmayıp, Göktürk Devleti’ni ifade eden bir “siyasi” ad olması,52 bunun kabulünü zorlaştırıyor. Fakat, bu durumda dahi genel olarak “devlet” in (bütün unsurları ile) “ilahi” olması hali söz konusudur. Bunun içinde “millet” de vardır. Işbara Kağan’ın 585 yılında Çin’e yazdığı mektup da bu fikri destekler mahiyettedir. Işbara Kağan Çin İmparatoru’na verdiği cevapta, “Türk’ün Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana elli yıl geçti” diyordu. Bahaeddin Ögel’in ifadesiyle; “Çin grameri bakımından bu belgede “Türk” sözü bir kavim adı değil, ancak “Türk Devleti” olarak anlaşılabilirdi.53 Kendilerini Hunların ve Göktürklerin varisleri sayan Uygur Türklerinin kağanları da hükümdarlıklarını tıpkı Göktürkler gibi “Gök”ün yani “Tanrı”nın buyruğuna bağlıyorlardı. Kağan, Tanrı kendisine “kut” ve “yarlık” verdiği için kağan olur ve milletinin başına geçerdi. Onlara göre, kendi kağanları, ilini idare etmiş (iltutmuş) bu yolla ün kazanmış (külüg), kahraman (Alp) ve büyük (ulig) kağanlardı. Uygur hükümdarları kendi milletlerinin başına Tanrı’nın buyruğu ile gelmişlerdi. Bu suretle, Türk milleti Uygur Kağan’ına itaat etmiş olmakla Tanrının buyruğunu yerine getirmiş olacaktı. İsyan edenler ve mevcut düzeni bozanlar yine Tanrının emri ile Uygur Kağanı tarafından cezalandırılacaklardı. Nitekim II. Uygur Kağanı Bayan-Çor Kağan, isyan eden doğudaki kabilelere karşı yaptığı akın için, şöyle bir sebep de gösteriyordu: “Gök Tanrı ve yer, bana emrettiği için onları mızrakladım” İsyan eden bazı kavimler, Tanrı tarafından affa da uğratılıyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki, Uygur kağanları, isyan edip de sonradan zor karşısında dönen kavimleri affediyorlar ve bu aflarını da yine Tanrı’nın buyruğuna dayandırıyorlardı. Göktürkler, kağanların şahsiyet, yaratılış ve iradelerine daha çok önem veriyorlardı. Uygurlar ise yalnızca kağanlığın oluşunu değil; devlet idaresini bile, Tanrı’nın buyruğuna bağlıyorlardı. Bu bakımdan Göktürkler daha gerçekçi idiler.54 Türk “kut” anlayışına göre, Han soyunun (ilahi menşeli siyasi otoriteyi kullanması sebebiyle) ilahi bir menşei vardır. Bu cümleden olarak, Türk mitolojisinde Hanlar daha çok, gökten inen bir ışıktan gebe kalan bir hatunun çocuklarıdır. Uygurlarda da aynı inanış hakimdir.55 Bu inanışın tabii bir tezahürünü Uygurların menşei efsanesinde görülmektedir.56 Uygur Kağanlarının unvanlarında da aynı anlayış mevcuttur. Özellikle FWK. Müller 1920’lerde yaptığı bir araştırmada, Uygur kağanlarının unvanlarında, Hun Devleti geleneğine şuurlu bir bağlılık olduğunu ortaya koymuştur. Uygur kağanları da tıpkı Hunlar ve Göktürkler gibi, “İduk-kut, İdi-kut” (=Tengri-kut), “Kutluğ”, “Tengride Kut Bulmış” ve “Tengride Ülüg Bulmış” unvanlarını taşıyorlardı.57

Eski Türk kağanları güçlerini gökten alır ve göğün buyruğu ile kağanlık tahtına otururlardı. Mani dininde ise önemli olan “ay” idi. Daha önceleri “kut” ve “güç”lerinin kaynağının “gök”e bağlandığı Uygur Kağanlığı’nda, Maniheizm’in kabulünden sonra, muhtemelen söz konusu dinin tesiriyle “Ay”ın da önemi artmış bu durum onların hükümdarlık unvanlarına da yansımıştır. Bögü Kağan (759-779) in 762-763’de Mani dinini benimsemesiyle birlikte tahta çıkan Uygur hükümdarlarının unvanlarında “Ay” kavramı etkinlik kazanmıştır. Şöyle ki; “Ay tengride ülüş bulmuş Alp Kutluğ Bilge Kağan” (795-805), “Ay tengride kut bulmuş Külüğ Bilge” (805-808) yahut “Ay tengride kut bulmuş Alp Bilge” (808-821) misallerinde58 bu durum açıktır. Gerçi unvana “Ay” sözünün ilave edilmesi siyasi otorite gücünün ilahi olduğu inancını değiştirmiyordu. Fakat, bu üzerinde durulması gereken bir husustur. Uygur hükümdarlık unvanlarındaki bu değişiklik daha çok Bögü Kağan’dan sonra görüldüğü için, araştırıcılar tarafından kolayca Mani dininin (amme hukuku sahasındaki) bir tesiri olarak değerlendirilmiştir. Özellikle Müller, “Ay kelimesinin Türk hakan unvanlarına

ilavesi keyfiyetini tamamen Mani dininin Türkler arasında intişar etmesiyle” izah etmiştir.59 Fakat A. Alföldi’nin ileri sürdüğü, M. F. Köprülü ve A. Caferoğlu’nun da desteklediği üzere; ikinci planda olsa bile zaten Türk kültüründe bulunan “Ay” ile ilgili inanışların, Uygur çağında Mani dininin oluşturduğu uygun ortam içerisinde yeniden canlanması söz konusudur.60 İslami dönem Türk devletlerinin hâkimiyet anlayışında da klasik Türk idare geleneğinin izleri görülür. Bilindiği gibi Karahanlılar Devleti Orta Asya’da kurulan ilk Müslüman Türk Devleti olmuştur. Bu devlet zamanında Orta Asya Türkleri’nin pek mühim bir kısmı İslamiyet’i kabul ederek İslam medeniyeti dairesine girmişlerdir. Böylece söz konusu dönemde bilhassa Göktürkler ile başlayıp Uygurlar zamanında çok büyük bir gelişme gösteren Türk kültür ve medeniyeti ile İslam kültür ve medeniyeti karşılaşıp kaynaşmış ve Türk-İslam Medeniyeti adını verdiğimiz tarihi gelişmenin de temelleri atılmıştır.61 M. Fuad Köprülü’ye göre bir geçiş dönemi olan Karahanlılar Devleti’nin amme müesseselerinde, eski Türk hâkimiyet ananelerinin tesirlerini en açık ve kuvvetli şekilde görmek mümkündür.62 Bu cümleden olarak, Türk kültürünün ve Karahanlı çağının en mühim eserlerinden; Kutadgu Bilig’de söz konusu klasik Türk hâkimiyet ve siyasi otorite anlayışının çok canlı bir şekilde yaşadığı müşahede edilmektedir. Eserde, “kut”un yani siyasi otorite yetkisi ve gücünün ilahi menşeli olduğu ve hükümdarlığın Tanrı tarafından verildiği açık biçimde belirtilmiştir: “Kut Tanrının bir ihsanıdır.”63 Kutu yükselten de Tanrıdır. “Beni yarattın ve kut’umu yükselttin; ben senin günahkar ve asi bir kulunum”,64 “Tanrı kime inayet ve yardım ederse, dünya onun olur ve o kut’a kavuşur”65, “Günahkar kulu kut yolunda destekleyen Tanrıdır”,66 “Bu beylik makamına sen kendi gücün ve isteğinle gelmedin, onu sana Tanrı verdi. Lütuf ederek Sana bu beyliği verdi; Buna şükret”,67 “Begler hakimiyetlerini Tanrıdan alırlar”,68 “Tanrı beylik işini kime verirse, ona işi ile mütenasip akıl ve gönülde verir. Tanrı kimi bey olarak yaratmak isterse, ona önce münasip tavır ve hareket ile akıl ve kol kanat verir”69 ifadelerindeki anlam açıktır. Yine “Bayat (Kadim Tanrı) kime inayet ederse, o kişi iki cihanda kut bulur”70 ve Kutadgu Bilig müellifi Yusuf Has Hacib’in hükümdara hitaben; “Bil ki, sana ancak Tanrı yardım edebilir”,71 “Tanrı seni doğruluk için hükümdar yaptı”72 şeklindeki sözleri de siyasi otoritenin kaynağının ilahi olduğunu izah eder. Şüphesiz, Yusuf’un eserinde çok sık olarak kullandığı bey (beg); “hükümdar”, beylik (beglig); “hükümdarlık” yani “siyasi otorite (gücü)” manasındadır.73 Reşat Genç, Yusuf’un eserinde “İlig Kutı” deyimiyle kastettiği mananın, doğrudan doğruya “devletlü hükümdar” deyiminin karşılığı olarak anlaşılması gerektiğini belirtmektedir.74 Yine onun hükümdara hitap ederken kullandığı “kutlug kişi”yi,75 “Tanrı tarafından kendisine devlet talii, idare yetkisi bahşedilmiş kimse” anlamında kullandığı da açıktır.76 Bir başka beyitinde ise hükümdara “ay ıduk kut”, yani “ey ilahi devlet, yani “ey ikbal, ey ilahi devlet (sahibi)”77 diye hitabta bulunması ve “Beylik mukaddes (ıduk) tir”78 demesi hâkimiyet hakkının kaynağının Tanrı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte İ. Kafesoğlu’nun daha önce belirttiği gibi Türk hükümdarları insan üstü bir varlık sayılmamışlardır.79 Esasen Türk telakkisi kut’a nail olmuş birinin ancak buna uygun hareket ettiği müddetçe hükümdar olarak kalabileceği merkezindedir.80 Diğer taraftan anlaşıldığına göre, Türk hâkimiyet telakkisi “siyasi iktidar”ın kaynağını Tanrı’ya* bağlamakla, yani hükümdarı Tanrı huzurunda sorumlu tutmakla, bugün “milli irade” denilen yüksek otorite meselesini, üstün kültürleri sayesinde halletmiş ve insanları hükümdarın şahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmıştır.81 Öyle olunca da Türk hükümdarı elbette hiçbir sorumluluk duygusu taşımayan, müstebid biri değil, öncelikle Tanrı’ya ve sonra da töre yoluyla idaresi altındakilere karşı sorumlulukları olan ve bu sorumlulukları yerine getirebildiği müddetçe hükümdar kalabileceğini bilen biri oluyordu. Bir başka söyleyişle Türk hükümdarının hem kendisi hem de idare edilenler, onun insanüstü bir varlık değil, normal bir insan olduğunun ve idare selahiyetinin bazı şartlarla tahdid edilmiş bulunduğunun farkındadırlar.82

KAYNAKÇA:

*Arş. Gör. Selim KARAKAŞ   KUT-TANRI İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA TÜRKLERDE YÖNETİM ERKİNİN İLAHİ TEMELLERİ

30 N. KÖSOĞLU, Devlet -Eski Türklerde, İslam’da ve Osmanlı’da-, s. 45

31 R. GENÇ, a.g.e., s.66; Ayrıca bk. B. ÖGEL, Türk Kültürünün Gelişme Çağları,

II, s.57 vd.;

İ. KAFESOĞLU, a.g.e , s.220 vd; A. TANERİ, Türk Devlet Geleneği, s.88 vd.

32 A. KEZER, Türk ve Batı Kültüründe Siyaset Kavramı, s.223 vd.

33 B.ÖGEL, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, C. 1, s.439

34 B. ÖGEL, BHİT, II, s.105; Burada ifadeyi “Gök veya Tanrının oğlu” şeklinde  anlamamak gerekir. Türklerdeki “Tengride (kut) bulmış” unvanı “Gök ve yer  tarafından doğurtulmuş değil Tanrıdan siyasi hâkimiyet kudretini almış” olarak  yorumlanmalıdır. “Göğün oğlu” düşüncesi daha ziyade Çin felsefesinde gelişmiş bir  anlayıştır.

35 S. ECKHARD, “Efsanede Attila”, bk. Attila ve Hunları, s.131

36 P. VACZY, “Hunlar Avrupa’da”, Attila ve Hunları, s.85

37 S. ECKHARD, a.g.m., s.130; A.GÜLER,a.g.e., s.31

38 Bununla ilgili olarak bkz. B. ÖGEL, Türk Mitolojisi, I , s.19

39 B. ÖGEL, TKGÇ II, s.54

40 a.g.e., s.43 vd.; A.GÜLER,a.g.e.,s.32-33

41 Kitabeler II, Doğu, s.23-24

42 Kitabeler II, Doğu, s.23

43 Kitabeler I, Güney, s.9

44 Kitabeler I, Doğu, s.15-16; II, doğu, s.13

45 Kitabeler I, Doğu, s.12; II, Doğu, s.1

46 Kitabeler II, Doğu, s.32-33

47 Kitabeler I, Güney,s.1; Bahaeddin ÖGEL, “Tengriteg tengride bolmuş Türk Bilge Kağan” cümlesinin “Tanrı gibi gökte yaratılmış Türk Bilge Kağan” şeklinde değil, “Tanrıya benzer gökten kağanlığını almış Türk Bilge Kağan” biçiminde anlaşılmasını, bu tür kavramların sırf kelime karışıklıklariyle değil, o husustaki genel anlayış doğrultusunda anlamlandırılması gerektiğini söyler. Çünkü Türk anlayışında Kağan ne gökte doğmuştur, ne de gökten inmiştir (Türklerde Devlet Anlayışı, s.49-50); Osman TURAN, Türklerin Kadir-i Mutlak bir Allah’a inandıklarını söyleyerek, cümleyi, “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum” şeklinde çevirir. “Tengriteg” kelimesi Tanrı gibi yahut semanın oğlu olarak anlaşılmamalıdır. “Hakanların ilahi teyid ve himayeye mazhar oldukları veya Tanrı tarafından memur edilmiş bulundukları” manasında anlamak icab eder… (O. TURAN, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, I, s.95).Bizce ÖGEL’in ileri sürdüğü mantığa uygun olarak “Tengriteg tengride” tamlamasının sema, yücelik, Tanrı kavramlarının ilişkileri düşünelerek, “Yüce Tanrı” olarak çevrilmesi düşünülmelidir. Bahaeddin ÖGEL yine, Türk Kültürünün Gelişme Çağları adlı eserinde( C.II, s.60) aynı fikirleri ileri sürmektedir; Yine bkz. A.GÜLER, a.g.e., s.34

48 Kitabeler, I, Doğu, s.10-11; H.N.ORKUN, Eski Türk Yazıtları, I, s.34-35

49 Kitabeler, I, Doğu, s.25; ETY. I, s.40 vd.

50 Kitabeler, Tonyukuk I, Batı, s.1-2; ETY.I,s.100

51 O. TURAN, Cihan Hakimiyeti, s.167

52 İ. KAFESOĞLU, TMK, s.89

53 B. ÖGEL, TKGÇ, II, s.40; A.GÜLER,a.g.e., s.35-36

54 B. ÖGEL, TKGÇ II, s.80-81; A.GÜLER,a.g.e.,s. 38

55 H. İNALCIK, “Osmanlılarda Saltanat Veraseti Usulü ve Türk Hâkimiyet Telakkisiyle İlgisi, s.75

56 B. ÖGEL, Türk Mitolojisi, I, s.73 vd.; aynı müellif; “Uygurların Menşe Efsanesi”, s.17-24; A.GÜLER,a.g.e., s.39

57 A. V. GABAİN, “Köktürklerin tarihine bir bakış”, s.61.; M.F. KÖPRÜLÜ, “Proto-Bulgar Hukukuna dair Notlar”,s.82; A.GÜLER,a.g.e., s.39

58 A. CAFEROĞLU, “Tukyu ve Uygurlarda Han Unvanları”,s.114; A.DONUK, Hâkimiyet Anlayışı, s.50

59 A. CAFEROĞLU, a.g.m., s.114; A.GÜLER, a.g.e., s.39

60 M.F. KÖPRÜLÜ, “Proto-Bulgar Hukuku”, s.82; A. CAFEROĞLU, a.g.m., s.114 vd.

61 R. GENÇ, a.g.e., s.7

62 M. F. KÖPRÜLÜ, “Ortazaman Türk Hukuki Müesseseleri; İslam Amme Hukukundan Ayrı Bir Türk amme Hukuku Yok mudur?”, s.23; A. N.KURAT, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, s.115; A.GÜLER, a.g.e., s.46

63 Kutadgu Bilig, b. 109

64 b. 1258

65 b. 6192

66 b. 5125

67 b. 5469-5470

68 b. 5947

69 b. 1933-1934

70 b. 1267

71 b. 1430

72 b. 5195

73 “Beg” unvanı ile ilgili bkz. R. GENÇ, a.g.e., s.129 vd.

74 a.g.e., s.67-68

75 b. 668

76 R. GENÇ, a.g.e., s.68

77 b. 939

78 b. 1960; Ayrıca toplu bir yaklaşım denemesi için bkz.; A.GÜLER, a.g.e.,s. 47-49

79 İ.KAFESOĞLU, TMK, s.244

80R. GENÇ, a.g.e.,s. 71

* Tanrı (Tengri): Burada kısaca Türklerin Tanrı mefhumuna yükledikleri mana konusundan bahsetmekte yarar görüyoruz: Göktürk kitabelerinde Tanrı, doğa üstü özellikte, insanlara güç ve kuvvet veren, onların hayatını şekillendiren, ebedi bir kudsiyete sahip olarak görülmektedir. Kitabelerden anlaşıldığına göre Tanrı’nın maddi bir kişiliği yoktur. Manevi varlığı ile etkili olmaktadır. Bu özelliği ile “Allah” ın sıfatlarına yaklaşmaktadır. Bilge Tonyukuk Kitabesinde her ne kadar; “Tanrı böyle demiş, kağan verdim, kağanını koyup Çin’e gittin” cümlesinde, Tanrı’yı insan gibi Türklerle konuşur olarak göstermekte ise de, bu hal gerçekte bir maddileştirme değildir. Diğer ifadelerden de anlaşıldığı gibi Tanrı hep üsttedir. Dolayısıyla Tonyukuk”un yaptığı bir benzetmedir. Birçok yerde “Öze Tengri” (Yukarı Tanrı) sözü ile Tanrı’nın yeri söylenmektedir. Fakat “yukarı” derken de Tanrı”nın bulunduğu yer için belirli ve sınırlı bir yer kat’i olarak gösterilmemiştir. Sınırsız bir yukarı tanımlanmıştır. Yargılardan farkedileceği üzere Tanrı’da bazı özelliklerin varlığına Türk budunu inanmaktadır. Bu özellikleri şöyle tespit edebiliriz:

1. Tanrı, sonsuz hayata sahiptir (ebedidir). (I, kuzey, 10)

2. Tanrı bilicidir. (I, doğu, 10-11)

3. Tanrı irade sahibidir. (Kitabeler)

Tanrı istediği için:

a) Türkleri kut’lu ve kağanlı kılar.

b) Türleri il’li (devlet ve ülke) kılar.

c) Türklere güç ve cesaret verir.

d) Tanrı düzenleyici ve tanzim edicidir.

4. Tanrı kudretlidir (I, doğu, 1012)

a) Kişilere bilgi verir.

b) Kişilere yardım eder.

c) Suçluları cezalandırır.

5. Tanrı yaratıcıdır. (II, güney, 13) ve (I, kuzey, 10-11)

Ayrıntılı bilgi için bk. A. ÖZTÜRK, Ötüken Türk Kitabeleri.,s.122-123

81 İ. KAFESOĞLU, TMK, s.245

82 R. GENÇ, a.g.e., s.75


About this entry