Kut 3

İ. KAFESOGLU, T.M.K., s. 245.

Türklerdeki “kut” inanısı, sonsuz bir hâkimiyete imkân tanımamaktadır. Hükümdarın idare yetkisi bazı sartlarla sınırlandırılmıstır. Bunların basında dagınık boyları toplayıp, nüfusu çogaltmak, halkı doyurmak ve giydirmek gelir. Millet yolunda “gece uyumadan, gündüz oturmadan” çalısması gereken Türk hükümdarı, görevlerini yerine getirmez ise, Kut’unun Tanrı tarafından geri alındıgı düsüncesi ile tahttan düserdi.

B. ÖGEL, a.g.e., s. 223.

Nitekim yazıtlarda da sık sık görüldügü gibi, hakanlara “kut” Tanrı tarafından, “Türk Milleti yok olmasın ve Türk’ün yeri ile suları sahipsiz kalmasın diye verilmistir”.

İ. KAFESOGLU, a.g.m., s. 24.

Türk halkının hakkını korumak için, zalim ve liyakatsiz hükümdarlara karsı koyması, aynı “kut” anlayısından ileri geliyordu. Çünkü bir yandan görevini yapmama halinde hakan, kut’unun geri alınması yüzünden idare etme hak ve

selahiyetini kaybederken, diger yandan, bekleneni veremeyen veya yetkisini kötüye kullanan hakana karsı halkın direnme hakkı da mesruluk kazanıyordu. Göktürk tarihinde 716 yılındaki kanlı ihtilal hareketinin bu sebebe dayandıgı kitâbede açıklanmıstır.

“Kut”u elde tutabilmek ve kalıcı olmasını saglayabilmek için Türk hükümdarlarının dikkat etmeleri gereken diger bir önemli husus ise; töreye uymak ve adaleti tesis etmekti. Nitekim Türk hâkimiyet telakkisinde egemenlik mutlak olmayıp, töre ile sınırlandırılmıstı. Türk’lerde hükümdar egemenligini Tanrı’dan almıssa da, o Tanrı adına hükmedemezdi ve iktidarı mutlak degildi. Bir yönüyle, siyasi hâkimiyetinin mesruiyeti; töreye uydugu sürece devam eder; yoksa “kut” çekilirdi.

Nevzat KÖSEOGLU, Devlet, Eski Türklerde İslam’da ve Osmanlı’da, Ötüken, İstanbul, 1997, s.48-49.

Türk hâkimiyet anlayısında, adalet yahut töreye sadakat mesruîyeti saglayan ilkedir ve devlet hukukunda direnme hakkı olarak bilinen hakkı temellendirir. Türk devlet anlayısında adalet; tebâ için hak, hükümdar için mesruiyetinin temelidir.

Tanrı’dan kut alarak tahta oturan hükümdar, töreden ayrılırsa, Tanrı “kut yülek”ini çeker ve tıpkı Kapagan Kagan gibi öldürülebilir. Kut, kisiye verilmis mutlak bir mazhariyet degildir.

İ. KAFESOGLU, a.g.m., s. 23.

Türk Devlet telakkisinde, fiilî devlet idaresinde töre yapma selâhiyeti ile iktidar hakkı aynı kiside birlesmekte oldugundan, hükümdarın kanun koyma veya mevcut kanunları yeni sartlara uygun bir biçimde düzenlenme vazifesi ile o kanuna uymak mecburiyeti; eski Türk devletlerinin kanun hâkimiyetine dayanan, sahıslar üstü bir idare karakteri tasıdıgını bizlere gösterir. Türk devletinde sahıslara baglanmamak keyfiyeti, baska milletlerde pek rastlanmayan son derece önemli bir hukukî-siyasî telakkinin ifadesidir. Siyasi hâkimiyetin Tanrı tarafından verilmis olması Türk hükümdarını, bütün icraatını Tanrı’nın bir nevî memuru olarak yaptıgı hissi altında tutuyor ve O, kanun koyma ve kanuna uymada, ilahi iradenin emrini yerine getirdigi suurunu besliyordu. Türkler, bu çok yüksek idrakleri sayesinde hak ve hürriyetlerini muhafaza etme yollarını adeta kesfetmislerdi.Türk hükümdarının yetkilerinin töre ile sınırlandırılmıs olması, aynı zamanda Türk kaganı’nın iktidarının sadece “ilahi” degil “kanuni” bir temele dayandıgını da göstermektedir.

S. KOCA, a.g.m., s. 828.

Sosyolojide “karizmatik iktidar” olarak kabul edilen ve temeli “ilahi bir bagısa” dayanan Türk hâkimiyet telakkisi, bu anlayısın bir geregi olarak; Türk hükümdarı Tanrı tarafından bazı güç ve yetkilerle donatılmıs olmasına ragmen, o hiçbir zaman bazı eski medeniyetlerde görülen “tanrı-kral” gibi kutsal bir varlık olarak görülmemistir. Onun diger insanlardan farkı, yalnız ilahi bir bagısa sahip olmaktan ibarettir. Yukarıda da bahsedildigi gibi hâkimiyetini Tanrı’dan alan Türk hükümdarı, kendisini Tanrı’ya karsı sorumlu olarak görüyor ve buna uygun hareket ediyordu.

B. ÖGEL, a.g.e., s. 218.

“Kut” ve “kutlug” kelimeleri, Türklerde zaman zaman “ululuk, azizlik ve bereket” mânâsında da söylenmistir. Bunun içindir ki Osmanlı ve Memluk Türkleri, bu kelimeleri “mübarek” anlamında da karsılamıslardır. Ancak her ne kadar mübarek mânâsında da kullansalar, Türk hükümdarları Çin imparatorları gibi kutsal degillerdir. Çünkü “kut”, insana nitelikleri ve kabiliyetlerine göre verilir veya alınırdı.

M. NİYAZI, a.g.e., s. 49.

Türk mitolojisinde bu tarz bir anlayısın izleri bulunmakla birlikte, kitabeler incelendiginde Türk kaganının normal bir insan olarak görüldügü; sadece ilahi bir vazife ile donatılarak “kut” verildigi anlasılır. Çin gibi bazı kültürlerdeki benzer hâkimiyet anlayıslarında imparator veya kral, ilahi menseli olarak kabul edildiklerinden; kral hiçbir zaman “hata yapmaz ve suçlu degildir” düsüncesini de beraber getirmistir. Oysaki Türk hâkimiyet telakkisinde ilahi olan hükümdar degil, verilen vazifedir. Hükümdar da diger insanlar gibi bilgisiz, kötü zalim… olabilir. Kut’u kazanabilmek için buna lâyık olmalı ve çalısmak zorundadır. Aksi halde Tanrı inâyetini ondan çeker ve iktidarını kaybeder.

İ. KAFESOGLU, T.M.K., s. 244.

Türklerde, “ilahi vazife” anlayısından dolayı, hâkimiyetin sekli “karizmatik iktidar” olarak kabul edilirse de, aradaki bazı farklara dikkat edilmelidir. Nitekim karizmatik hâkimiyete baglı topluluklar genellikle dinî cemiyetler oldugu halde, Türk siyasi tesekkülleri dinî özellikler tasımazlar. Peygamberler veya velîler tarafından yönetilen hiçbir Türk devleti yoktur. Yukarıda da ifade edildigi gibi; Türk hükümdarı aynı diger halk gibi normal bir insan olup; dogaüstü bir varlık olarak görülmemistir.

Bülent ATALAY, “Türk Devlet Gelenegine Göre Devlet Adamlarında Bulunması Gereken Asgari Hususiyetler”, Türkler, C. 2, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 864.

Siyaset bilimi açısından, Batı’ya göre Türk devlet telakkisinin en büyük farkı, devletin varsayımlarla degil, milletin ihtiyaçlarının göz önünde bulundurularak ve günün sartlarına göre kurulması, yönetilmesi esas alınmıs olmasıdır. Batı öncelikle teoriyi ortaya koyup, sonra bunu hayata geçirmeye çalısırken, Türk hâkimiyet telakkisi bunun tersi bir yol izlemistir.

N. KÖSEOGLU, a.g.e., s. 47.

 Aynı zamanda, Türk hâkimiyet telakkisinin fevkalade gerçekçi oldugu da görülmektedir. “Tanrı buyurdugu için dizlilere diz çöktürdüm, baslılara bas egdirdim”, “Tanrı buyurdugu ve kutum oldugu için ölecek bodunu dogrulttum”, “Tanrı buyurdugu için gözünün görmedigi, kulagının isitmedigi yerlerde, bodununu ileri gün dogusuna, beri gün ortasına, geri gün batısına, yukarı gece ortasına götürdüm…”, “Tanrı güç verdigi için…”, “Tanrı irade etti, onları perisan ettik”, gibi olaganüstü ifadeler, güçlü bir Tanrı inancının varlıgının en açık göstergeleridir. Bu dizelerde, zaferleri gerçeklestirenlere en ufak bir kutsallık atfedilmemistir. Burada yalnızca, Tanrı’ya çok güçlü bir biçimde inanan insanların ifade biçimi var ki; bugün dahi aynı üslupla konusulur ve bütün basarıları “Allah”ın izni ve yardımı ile gerçeklestiririz”.

S. BASER, a.g.e., s. 122

“Tahlillerimiz sonunda anlasılmıstır ki “kut”; kaynak itibariyle Tanrıdandır. Hayatın her anında ve dünyanın her yerindedir; hizmettedir; hikmet, irfan, kut menbâıdır. İnsan, bilge ve adil bey vasfı kazandıgı takdirde bizzat kut’tur; zamanda kutlu olabilir; bütün dünya töre hükmüne girerse kut kusagı baglayabilir. Töre, beseriyete kut kazandıran prensipler yekûnudur. Kut’da mutlak bir kudret, her türlü zenginlik ve nimet, mutlak güzellik, daimi tazeleme, ebedi hayat ve kusurlardan münezzehlik açıkça görülür. Sadece idareciler degil, bütün insanlar için konmus bir idealdir. Fakat o, aynı zamanda devlet fikrinin çekirdek mânâsıdır. Devlet, çekirdek mânâ itibariyle, insanlıgın kut’a kavusmasını saglayan bir mekanizmadır”.


About this entry