Kut 2

B. ÖGEL, a.g.e., s. 196.

İslam dininin kabul edilmesinden sonra da Türkler; bu hâkimiyet anlayısını İslamiyet içerisindeki yerine oturtmus ve konuya da açıklık getirmislerdir. İslamiyet ile birlikte Kut anlayısına eslik eden deyim ve tabirlerde İslamiyet ve devlet sözünün girmesi ile degisiyordu: Ya rab, üstte devlet yani; Ey Rabbim, onun devletini üstelt ve artır (K.B). Bu da Türkçe idi; fakat yeni bir deyisle söyleniyordu. Kutadgu Bilig’de geçen bazı sözlerden de anlasılıyor ki, İslamiyet ile Türklere devlet sözünün girmesine ragmen, Göktürk ve Uygur geleneklerinden gelen “kut”, alanı yalnız “devlet” sözüne bırakmıyordu.

Mehmet NİYAZİ, Türk Devlet Felsefesi, Ötüken, İstanbul, 2001, s. 51-52.

Nitekim İslam dinini kabul ettikten sonra da Türkler; geçmisten gelen ve girdikleri yeni din ile çatısmayan eski geleneklerini devam ettirmis, bunları İslamiyet ile bagdastırmıslardır. Zira Hz. Peygamber, İslamiyet ile çatısmayan cahiliye döneminin güzel adetlerinin devamına müsaade etmistir.

Türkler, kut’u da İslami renge büründürerek yeni bir mânâ vermisler, kut’u “Allah’ın takdiri veya nasibi” olarak yorumlamıslardır. Zaten İslam inancında da sonsuz ve mutlak olan sadece Allah’tır ve bütün her sey O’nun lütuf ve keremine baglıdır. Dolayısıyla bir insanın nasibinde ve kaderinde varsa devlet baskanı olabilir. Örnegin; Bilecik fethedilince Dursun Fakih Cuma namazının kılınması için Sultan’dan izin almanın gerekli oldugunu Osman Gazi’ye bildirmis, ancak Osman Gazi; “O’na Sultanlık veren Allah bana da hanlık verdi” ifadesiyle, hâkimiyeti ele geçirmenin bir nasip oldugunu vurgulamıstır. Yine Fatih Sultan Mehmet, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a karsı aldıgı galibiyeti, Türkistan hükümdarına bildirmek için “Allah Teâla’nın inayeti ile Sultan Muhammed sözüm” sözü ile baslamıstı. Arastırılırsa bu ve buna benzer sözleri diger Müslüman Türk hükümdarlarının da mektup ve diger belgelerinde kullandıkları; “kut” kelimesini, “nasib, kısmet, kader” vb. İslamî tabirlerle karsıladıkları görülür. Türk hâkimiyet telakkisine göre; hakanlık ancak Açınaogullarına verilmekte ve kut sadece bu soyda devam etmekteydi. Açınaogullarından olmayan hiç kimse taht iddiasında bulunamaz ve iktidara gelemezdi. Bu soydan olanlardan da Tanrı kime nasip ederse, o hükümdar olurdu.

S. KOCA, a.g.m., s. 828.

Tanrı, hanedan üyeleri arasında seçimini ve tercihini sadece biri lehine kullanmaktaydı. Bu seçim ve tercih de genellikle hükümdarlıgı en çok hak eden, yetenekli ve liyakatli bir hanedan üyesi üzerinde olmaktaydı. Tanrı’nın iradesinin hangi hanedan üyesi üzerinde oldugu da, ancak iktidar için yapılan bir mücadele sonucunda belli olmaktaydı. Türk hâkimiyet telakkisindeki bu düsünceden dolayı son dönemler hariç olmak üzere belirli bir veraset hukuku dogmamıs; bu durum belirli kâidelere baglanamamıstır. Bunun tabii sonucu olarak da, Türk Devletleri’nde sık sık taht kavgaları görülmüs ve bu taht mücadelesi mesru bir olay olarak algılanmıstır.

Osman TURAN, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Bogaziçi Yay., İstanbul, 1999, s. 100

Kut’un kan yolu ile diger hanedan üyelerine geçtigi seklindeki anlayıs sebebiyle; Türk hanedanlarına mensup hakan, sultan, sehzade ve beylerin, mukaddes Oguz Han soyundan olmaları dolayısıyla ölüm cezalarında da kanları akıtılmıyordu.

Nitekim, İslam öncesi dönemde de oldugu gibi, Selçuklularda ve Osmanlılarda da hanedan soyuna mensup olanların idamları, kan akıtılmamak amacıyla yayın kirisi ile bogdurulmak suretiyle gerçeklestiriliyordu.

M. NİYAZİ, a.g.e., s. 50.

Türk hâkimiyet telakkisine göre kut’un kan yoluyla babadan ogula geçtigini, Kutadgu Bilig’de geçen su ifadeler de dogrulamaktadır: “Bey anasından dogarken beylikle dogar”, “Babası bey idi, kendisi de beydir.” Ancak “kut” kan yoluyla yani ırsî olarak geçmesine ragmen; kut’a sahip olabilmek için bazı özelliklere de hâiz olmak gerekmektedir ki; Yusuf Has Hâcib bu esasları dört temel üzerine insa etmistir. Bunlar; erdem, bilgi, akıl ve anlayıstır. Türk hükümdarında aranan baslıca özelliklerden olan akıl ve bilgi ile “kut” arasındaki münasebet Kasgarlı Mahmud tarafından da belirtilmistir. Töre, ilahi bir düzen olarak kabul edildigi için Tanrı, kendi kurallarına uygun kisilere “kut” vererek onu kendine yaklastırmakta ve ödüllendirmektedir.

Sait BASER, Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre, Kültür Bakanlıgı Yay./1153, Kaynak Eserler Dizisi/39, Ankara, 1990, s. 122.

“Kut’a kavusmak, insanın kendi asli cevherinin, gaflet, bilgisizlik… gibi arızalardan; ihtiras, kin, yalancılık… gibi zaaflardan ayıklanmasıdır. Kut; bir mânâda insanın, aynı zamanda kâinatın da ruhu olan merkezi kudret ile kendi varlıgında temasa geçmesi demektir.” Fakat kut’un da kademeleri vardır. Örnegin cömertlik, dost çoklugu, hizmet, güzel söz, yigitlik, idare hüneri, nefse hâkimiyet… gibi özellikler tek tek kut kazandırabilirse de bunların ikisi, üçü, dördü vs. birlestikçe kut yükselmekte, gücü artmaktadır. Ancak özellikle de devlet idaresinde insana bir türlü erdem gerekirdi. Yani yöneticinin en üst seviye de kutlanması gerekirdi. İdeal bakımdan kut kazandıran sebeplerin hiç birinde sarf-ı nazar edilemezdi.

B. ÖGEL, a.g.e., s. 181.

Tanrı tarafından ilahi bir lütuf olarak verilen “kut”a sahip olmak, bizzat kisinin kendisine baglı idi. Kut için gereken vasıfların basında erdemli olmak, iyi ve güzel huy ile huy ve yaratılısta temizlik gelmekteydi. Zira kutluluk temizligi aramakta idi. Burada bahsi geçen temizlikten kasıt ise; insanın karakterinde, insanın huy ve yaratılısı ile yüzünde ve güzelligindeki temizliktir.

M. NiYAZi, a.g.e., s. 48.

Kut’a sahip olmak için gereken özellikler kadar, kut’u elde tutabilmekte önemli idi. Türk milletinin inancına göre, Tanrı vergisi kut’a sahip olan tahta çıkar, görevlerini yerine getirdigi müddetçe tahtta kalır, basarılı olamadıgı zaman ise düserdi. Çünkü hakan lâyık olamadıgından, Tanrı vermis oldugu hâkimiyet hakkını geri almıs sayılırdı.

S. KOCA, a.g.m., s. 828.

Diger bir ifade ile; Türk hakimiyet telakkisine göre Tanrı, sadece siyasi iktidarı veren degil, aynı zamanda vermis oldugu bu iktidarı geri alabilecek bir kudrete de sahiptir. Tanrı’nın bu kuvveti, Türk hükümdarlarının üzerinde daima siyasi bir baskı aracı olmustur. Bundan dolayı, Türk hükümdarları Tanrı’nın verdigi

“kut”u ellerinde tutabilmek için devamlı çalısmak ve basarılı olmak zorundaydılar. Hükümdarlıgı hak ettikleri sürece basta kalır aksi takdirde kut’larını kaybederek iktidardan düserlerdi. Örnegin, Göktürk kaganı Kapgan’ın oglu İnel; üzerine düsen görev ve sorumlulukları yerine getiremeyip, basarısız oldugu düsüncesiyle, Bilge Kagan ve Kültigin kardesler tarafından “kut ondan memnun olmadı” düsüncesiyle tahttan indirilmis ve yönetime el koymuslardır.

B. ÖGEL, a.g.e., s. 191.

Görüldügü gibi “kut” kesinlikle kalıcı degil, gelip geçicidir. Kut’a sahip olmak kadar elde tutmayı becerebilmek de önemlidir. Kut tutabilmek için bilge ve bilgili olmak da gereklidir. Türkler buna “alplık” yani “bahadırlık ve komutanlık” yetenegini de katmıslardır. Bunun yanında sadece alp ve cihangir olmak da yetmiyordu. Aynı zamanda alp-erdem olmak gerekliydi. Çünkü erdemsiz cihangir olmazdı.

Kut’un kalıcı olması için yukarıda geçen; akıl, bilgi, iyi huy ve yaratılıs, alp ve cihangir olma, erdem sahibi olma gibi özelliklerin yanında; iyilik, güç, alçak gönüllü ve tatlı dilli olma, asırı olmayıp kötü islere girmeme, malını yerine harcama, büyüge saygı ve küçüge sevgi gösterme, kimseyi kırmama, içki ve israftan uzak durarak dürüst olmak da saâdetin devamında önemli rol oynayan niteliklerdir.


About this entry