Bu Türkler de Nereden Çıktı?

Ortaçağda özellikle Katolik Avrupa, Türklerin Troya kökeninden geldiğine inanıyordu. Avrupalının o zaman da sorduğu soru şuydu: “Bu Türkler de nereden çıktı? Bunlar bizden mi, değil mi?”

Troyalılar Türk müydü? – 1 / Haluk Şahin yazıyor (Milliyet Gazetesi)

Tarihte bazı tartışmalar mevsim fırtınalarına benziyor: Bir süre estikten sonra duruyor. Zamanla insanlar öyle bir fırtına olduğunu bile unutuyorlar. Ama, günün birinde rüzgâr yeniden esmeye başlıyor. Bakıyorsunuz, a, aynı fırtına!
Troyalıların Türk olup olmadığı tartışması böyle bir şey. Ortaçağ boyunca Avrupa’da tüm şiddetiyle esmiş. Sonra yavaş yavaş unutulmuş. Ama zaman zaman, çeşitli vesilelerle yeniden hissettirmiş kendisini. Tıpkı şimdi, Troya filminin ardından, bir kez daha hatırlanması gibi.

İkinci filmin altyapısı mı?

Filmi görenler biliyorlar. Troya’nın tahta at hilesi sonucunda düşmesinin ardından, kent cayır cayır yanarken, güzel Helen’in sevgilisi Paris, babası Kral Priamos’un kendisine verdiği Troya kılıcını Aenas adlı bir gence (ki yeğenidir) veriyor ve ona ağzında bulundukları tünelden kenti terk etmesini söylüyor. Burada belki de yönetmen Wolfgang Petersen bundan sonra yapacağı bir filmin altyapısını hazırlıyor.
Çünkü, Aenas’ın Troya’dan kaçısı ve İtalya’ya gelerek Roma’yı kuruşu, büyük Latin ozanı Vergilius’un Aenid adlı klasik eserinin konusunu oluşturur. Bakarsınız, Troya’nın gişe başarısından memnun kalan Warner Brothers şirketi, Petersen’e Troya soyundan gelenlerin serüvenlerine ilişkin bir “epik” film daha yaptırır…

Troyalılar ‘örnek-ata’

Troya savaşının öyküsü efsane ile tarih arasındaki gri bölgede olsa da, Yunanlıların kılıcından kurtulmayı başarabilen Troyalıların nereye gittikleri, neler yaptıkları hep merak konusu olmuştur. Avrupa’da bu konuda çeşitli spekülasyonlar yapılmış, özellikle şövalyeler döneminde Troyalı kahramanlardan esinlenen pek çok öykü yazılmıştır.
Anadolulu ozan Homeros’un İlyada adlı destanında sevecen bir yaklaşımla anlattığı Troya yiğitleri, birçok Avrupalı ulus için “örnek-ata” rolü oynamış; başta İtalyanlar, Fransızlar, İsveçliler olmak üzere pek çoğu soylarının Troya’ya dayandığını öne sürmüştür.
Türklerin Troyalı olduğu iddiası bunlardan biraz farklı, çünkü Türklerin Troyalı olduğu iddiası bizzat Avrupalılardan geliyor. Gerçi daha sonra Fatih Sultan Mehmet de bu iddiayı destekleyen şeyler söylüyor ama; soru, Avrupalıların kafasında beliren ve bugün bile tam olarak yanıtlayamadıkları anlaşılan bir sorudur:
“Bu Türkler de nereden çıktı? Bunlar bizden mi, değil mi?”
Bu sorunun özellikle Türklerin Malazgirt Savaşı’yla (1071) Anadolu’nun kapılarını açmaları ve Türk akıncıların Avrupa sınırlarını zorlamaya başlamalarıyla Avrupalıları sıkıştırmaya başladığını, 1453′te İstanbul’u almalarıyla doruğa çıktığını düşünebiliriz. Hiç tanınmayan, farklı bir dini olan, Asyalı bir güç hızla ilerlemektedir. Kimdir bunlar? Niçin bu kadar güçlü ve başarılıdır?

Türkler, Turkus’un torunları

Türklerin Troyalıların soyundan gelmiş olabileceği iddiası bu bağlamda ortaya atılır. Bu öneriye göre, Türkler Troya’nın soylu cengâverlerinden Turkus’un torunlarıdır. Troya düştükten sonra Asya’nın içlerine çekilmiş olan bu Turkusçular, intikam almak için geri dönmektedir.
Benim Türklerin Troyalılığına değinildiğini gördüğüm ilk kaynak da 6. yüzyıla gidiyor. Yani Türklerin Avrupa’ya yönelmelerinden çok öncelerine. Fransız tarihçisi Jean Poucet, “Le myth de l’origine troyenne au Moyen age et la Renaissance: un exemple d’ideologie politique” (Ortaçağda ve Rönesans’ta Troyalı kökenlilik mitosu: siyasal bir ideoloji örneği) adlı kitapçığında 6. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Fredegaire’ın şunları yazdığını aktarıyor:
“Troyalılar Avrupa’ya geldiklerinde ikiye ayrıldılar. Bir tanesi Francion’lu Frankların, ötekisi ise Turcoth’lu Türklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Franklar Ren Nehri’ne doğru yöneldiler, ötekiler ise Tuna dolaylarında kaldılar. Bunlar kendilerine Turcoth adlı bir kral seçtiler. Türklerin adı da buradan geliyor.”

Franklar ve Türkler

Yine Poucet, 1190 ile 1264 yılları arasında yaşamış olan Vincent de Beauvais’nin “Speculum historiale” adlı Latince eserinden şu alıntıyı yapıyor:
“Troya’nın tahrip edilmesinden sonra Troya askerleri ikiye ayrıldılar. Bir grup Troya kralı Priamos’un oğlu Hektor’dan torunu Francon’u takip etti; ötekilerse Priamos’un oğlu Troilus’tan torunu Turkus’un peşinden gittiler. İşte bu yüzden bugün adları Franklar ve Türkler olan iki halk var.”
Görüldüğü gibi, Kral Louis IX’a sunulan ve o dönemdeki tarih bilgisini özetleyen bu eserde spekülatif değil, olgusal bir dil kullanılmış.

Kafkas dağlarının arkası

Tarih Vakfı tarafından yayımlanan Toplumsal Tarih dergisinin 116. ve 118. sayılarında bu tartışmayı geçen yıl gündeme getirmiş olan tarihçi Stefanos Yerasimos, o dönemde egemen olan algılamaya örnek olarak Andrea Dandolo adlı Venedik tarihçisinin 1354 yılında yazdığı şu cümleleri örnek gösteriyor:
“Türklerin vatanı Kafkas dağlarının ‘Türklerin vatanı Kafkas dağlarının arkasındadır. Kökenleri Troyalıların kralı Priamos’un oğlu Troilos’un oğlu Turkos’a dayanmaktadır. Turkos kentin alınmasından sonra yandaşlarının büyük bir bölümüyle bu yörelere sığınmıştır.’

Gene Fransız tarihçisi Poucet’ye göre, 1460′lı yıllarda yazan Sebastien Mamerot adlı tarihçi de benzer şeyler yazmıştır:

‘İşte bu yüzden günümüzde oralarda egemen olan Türk kadın ve erkekleri çok yiğit ve çok güçlü Hektor’un soyundan gelmektedir.’

Bu arada Türklerle Troyalılar arasındaki ilişkiyi Vergilius’un sözünü ettiği ‘Teucri’ye bağlayanlar, bu kelimeyi ‘Türk’ anlamına gelen Latince ‘Turci’ ve İtayanca ‘Turchi’ kelimelerinin kaynağı sayanlar da çıkmış.

‘Troya’nın öcü alınacak”

Öyle anlaşılıyor ki, ayrıntılarda farklılıklar olsa da, Türklerin Troya kökenli olduğu ‘mitos’u, bu dönemde Katolik Avrupasında çok yaygın kabul görmüş, adeta sorgulanmaz bir olguya dönüşmüştür. Bunu Ortaçağın sonlarında Türkiye’yi ziyaret eden gezginlerin yazdıklarından da anlıyoruz.

Örneğin, İstanbul’un Fatih tarafından alınmasından 15 yıl kadar önce Türkiye’ye gelen, bu arada Troya’yı arayan ve Bozcaada’yı gezen Katalan gezgin Petro Tafur, Türklerin Troyalı olmaları nedeniyle Troya’nın öcünü mutlaka alacaklarını yazmıştır. Hiç lamı cimi yoktur.

Ondan 5 – 6 yıl sonra (1444) gelen gezgin Anconalı Cyriac da Türklerin Troyalılığını sorgulamaya bile gerek görmemiştir. Ona göre dünyamız (ki Akdeniz o dönemde öyle görülüyordu) ikiye parçalanmıştır ve bu bölünmüşlüğe son vermenin sorumluluğu iki kavmin omuzlarındadır:

‘Yunanların çocuklarınınve Troyalıların çocukları olan Türklerin!’

Anconalı Cyriac, 15. yüzyılda Türklerle Yunanlıları barış yapmaya ve uygarlıklar çatışmasına son vermeye davet ediyor!

Günümüzde Ege’nin nasıl paylaşılacağı ya da bütünleştirileceğinin tartışmasını yapan Türk ve Yunan diplomatları rollerinin bir zamanlar böyle tanımlandığının farkındalar mı acaba?

Bu dönemde Türklerle Troyalıların özdeş tutulmalarının bir örneğine de Eski İzlandaca sözlüklerde rastlıyoruz. Bu sözlüklerde ‘Tyrkir’ kelimesinin iki anlamı olduğu görülüyor:

1) Türk, 2) Troyalı.

Ortadokslarla çatışma   

Türklerin Troya kökenli olduğuna ilişkin savının özellikle Katolik dünyasında benimsenmiş olmasını, onların büyük rakipleri Ortodokslarla çatışmaları çerçevesinde açıklayabiliyoruz. Türklerin Ortodoks Bizansı yenmesi, Trakya’ya geçip Ortodoks Sırpları yenilgiye uğratması, Katolik dünyasında memnuniyet yaratmıştı. Balkanlarda Ortodoksların da, Katolik boyunduruğuna düşmektense Müslüman Osmanlıların yönetimi altında yaşamayı tercih ettiklerini söylediklerini tarihçiler belirtiyorlar…

Ama, ne zaman ki, Osmanlılar Avrupa’nın içlerine yönelip Katolikler için de tehlikeli hale geliyorlar, bu kez tam tersi oluyor, bizzat Katolikler tarafından Türklerin asla Troyalı olamayacağı yönünde savlar üretilmeye başlanıyor.

Tehdit olunca savlar değişti   

Tarihçi James Harper, bu dönüşümü şöyle anlatıyor:

‘Katolik Avrupa, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni topraklar alarak genişlemesinden ve kültürel ‘ötekiliğinden’ doğrudan doğruya tehdit edildiğini hissettiğinde Türklerin Troyalılığına karşı çıkan savlar büyük bir önem kazandı. Troya kökeni soyluluk ve üstün ahlaklılık işareti sayılıyordu; İstanbul ile Roma arasındaki düşmanlık artınca, bu hasletlerin düşman halka tanınmaması bir zorunluluk haline geldi. Başta Papa II. Pius olmak üzere alimler tüm enerjilerini Türklerin Troyalı olamayacağını kanıtlamaya yönelttiler.’ (‘Rome versus Istanbul: Competing Claims and the Moral Value of Trojan Heritage’ – Roma İstanbul’a karşı: Karşılıklı İddialar ve Troya Kökenliliğin Ahlaki Değeri.)

Roma’da durum değişmişti. Peki, bu sırada İstanbul ne yapıyordu?

About these ads

About this entry